28 Haziran 2012 Perşembe







kimse bir hiç için balıklarla konuşmaz
     okuldan çıkıp eve geldiğimde genelde yapacak bir şeyim olmazdı. arayacak ve “okulun orda buluşalım, bir şeyler içelim.” diyebileceğim bir arkadaşım da yoktu. o yüzden yemek yer yemez soluğu sahilde alır, insanların pek görmediği sarı kayanın üzerine oturur sigara içerdim. ilk zamanlar sadece sigara içerdim fakat daha sonraları denizle, bulutla, denizin üzerinden geçen uçakla konuşmaya başladım. delirdiğimin farkındaydım ama bu durum oldukça hoşuma gidiyordu, insanın karşısındaki tarafından sözünün kesilmemesi çok güzel bir şey. 
     o gün de kör noktadaki sarı kayama oturmuş, mangalcıların denize attığı çöplerin birinden kopmuş ekmek parçasına saldıran kefallerle sohbet ediyordum, bir iki metre arkamdan garip  bir ses duydum. kendimi o kadar kaptırmışım ki sesi duyduğumda az daha denize düşecektim.
     ”korkma korkma, hapşurdum sadece. rahatsız olma diye ağzımı ve burnumu kapattım. bir sigara ver bakalım.”
     bunu söyleyen kıvırcık saçlı ve güzel bir kadındı. ilkten bu kadının zihnimin bir oyunu olduğunu düşündüm, uzun süre kadının suratına baktım. 
     ”seni izliyorum yarım saattir, çok ilgimi çektin, vermeyecek misin ablana bir sigara?”
     bu abla lafı biraz sinirlerimi bozmuştu, tamam karşımdaki kadın benden neredeyse 10 yaş büyüktü ama sonuçta sahilde kendi kendine konuşan hisli bir çocuğum, kırk yılda bir kadının biri benle sohbet etmiş o da beni kardeşi bellemişti. babamın korkusundan küloduma iliştirdiğim sigara paketinden bir dal çıkarıp kadına uzattım. 
     ”sağol. adın ne senin çocuk?”
     içimden “hala çocuk diyor ya!” diye geçirirken ağzımdan “kenan.” çıktı. bu nasıl oldu anlamadım. 
     ”ben de lâle. memnun oldum.”
     kadına cevap vermedim, bir an evvel oradan çıkıp eve gitmek istiyordum. ama anlamlandıramadığım bir güç beni engelliyordu.
     ”ne yapıyorsun burda kenan?”
     ”hiç.”
     ”kimse bir hiç için balıklarla konuşmaz.”
     ”insanlara ne desem bir cevap verip sinirlerimi bozuyorlar. bunlar beni koşulsuz dinliyor. kendimi iyi hissediyorum.”
     ”insanlar kendilerini kötü hissettiklerinde konuşmaya ihtiyaç duyar demiş kafka, senin için söylemiş olmalı..”
     ”tanımıyorum.”
     verdiğim gönülsüz ve isteksiz cevaplar ortamın biraz sessizleşmesine neden olmuştu. ama çok geçmeden kıvırcık saçlı, güzel ve benden 10 yaş büyük lâle bu sessizliği bozdu.
     ”her akşam buraya gelir misin?”
     ”pazar günleri ve dini bayramlar hariç her gün burdayım.”
     ”mesai gibi yani burda kendi kendine konuşmak.”
     bir sigara yaktım. “senin ne sıkıntın var?”
     ”otuz dört yaşında ve kimsesi olmayan bir kadının sıkıntılarından biraz fazla sıkıntım var.”
     lâle ile o günden sonra her akşam sahildeki sarı kayanın orda görüştük. ben ona sigara veriyordum o da bana şarap ısmarlıyordu. iyi birer dost olmuştuk. o bana herkes tarafından terk edildiğinden bahsediyordu ben de ona kimsenin benle konuşmak istemediğinden.  lâle sürekli bu hayatın lahit bir mezardan başka bir şey olmadığını söylüyordu. yaşamaktan öylesine tiksiniyordu ki her gece “acaba bugün intihar edecek mi?” diye soruyordum kendi kendime. ayın tabak gibi meydanda olduğu ve denizde insanı şair edecek güzellikte yakamoz bıraktığı bir akşam “neden intihar etmiyorsun?” diye sordum.
     ”intihar etmediğimi kim söyledi?”
     ”ama yaşıyorsun?”
     ”benim intihar yöntemim de bu.”
     ”insan yaşayarak nasıl intihar edebilir ki?”
     ”bir gün anlarsın kenan…”
     bu sahil konuşmalarımız benim lâle’ye olan hislerimi değiştirmeye başlamıştı. ilk zamanlar ne bok yiyeceğini şaşırmış bir kadın gibi görüyordum. günler geçtikçe lâle’ye aşık olmaya başlamıştım. ve sanırım ilk defa aşık oluyordum; ilkokulda bezirgan başı oyunu oynarken elini tuttuğum esma’yı saymazsak tabii.
     artık her günüm lâle’yi göreceğim saati beklemekle geçiyordu. sigaraya artık temelli başlamıştım, bunun yanında her akşam yarım şişe şarap da içiyordum. şarap geceleri başımı ağrıtıyordu ama umrumda bile değildi bu durum. 17 yaşındaydım, 34 yaşında ve yaşayarak intihar etmeyi seçmiş bir kadına aşıktım, daha ne olsun!
     yaz mevsiminin son demleriydi ve rüzgar tenlerimizde hüzünlü bir irkilti bırakıyordu. şarabın sonundaydık. bugün diğer günlerin aksine lâle sarhoş olmuştu. tam sigara yakarken bir anda ayağa fırladı ve bir şiir okudu.
     ”bir an
     ve sonrasında hiç.
     bu pencerenin arkasında gece titremede
     ve yeryüzü giderek durmada
     bu pencerenin arkasında bir bilinmez
     seni ve beni merak ediyor
     ey baştan aşağı yeşil!
     yakıcı anılar gibi ellerini,
     bırak benim aşık ellerime
     ve dudaklarını
     varlığın sıcak duygusunu
     benim sevdalı dudaklarımın okşayışına bırak
     rüzgâr bizi götürecek
     rüzgâr bizi götürecek.”
     şiirin sonunda gözleri nemlenmişti. elimdeki şarap şisesini usulca aldı, “furuğ ferruhzad..” dedi. ilkten anlamasam da daha sonradan şiiri yazan kişinin adı olduğunu fark ettim. 
     şarabın bitip, saatin geceyarısına vurduğu an boynuma sarıldı lâle. bu onunla en yakın temasımızdı, kalbimin içinde yüzlerce dinamitin patladığını hissettim. topuklu terliklerini yerlere sürte sürte uzaklaşıp gitti. 
     ertesi gün her zamanki saatte ve her zamanki yerde oturup lâle’yi bekledim, çok geçmeden her zamanki çiçekli elbisesi ve kırmızı terlikleriyle bana doğru yürüdüğünü gördüm. terlikleri arnavut kaldırımda inanılmaz ses çıkarıyordu ve ilginçtir yanından geçen kimse dönüp bakmıyordu bile. bu durumu insanların aslında ne kadar kör olduğuna yordum. lâle yanıma gelip sarıldı bana. artarda iki gün, iki sıcak temas! üzerime işediğimi sandım heyecandan. kayaya oturup her zamanki umutsuzluk dolu konuşmalarımızı yaparken, arkamdan bir el uzandı ve beni hızla sarsmaya başladı. elin sahibine doğru baktım, ağbim vedat’tı bu. 
     ”ne konuşuyorsun lan kendi kendine mal?”
     ”ne kendi kendimesi ya görmüyor musun arkadaşımla konuşuyorum?”
     ”ne arkadaşı amına koyayım?”
     ”lâle işte…”
     lâle’den de bir hareket bekliyordum fakat o suratıma bile bakmadan şarap içiyordu. 
     ”yürü lan, eve gidiyoruz it gibi seni arıyorum kaç saattir.”
     ”ağbi.”
     ”ne var?”
     ”koca kadını görmüyor musun sen şimdi?”
     ”oğlum kafayı mı yedin, yoksa benle taşak mı geçiyorsun? kimse yok burda!”
     kafama sert bir tokat attı. 
     ağlamak istedim, beceremedim…
mir


hırsız piç ve izzet
“sana kaç kez şu hırsız piçin etrafında dolanma demedim mi?”
“ama hüseyin abi..”
“kes! bir de abi diyor.”

annesinden günlük rutin tokatlarından birini daha yedi izzet. sokak kapısından dışarı baktı, mahalle maçı için bekleyen arkadaşlarına “siz gidin, benim çocukluğum yine işgal kuvvetleri tarafından ağır bombardıman altında…” dedi gözleriyle. belki de demedi ama çocuklar öyle demiş gibi karşıladı bu bakışları. 

tokadın nedeni yine aynıydı elbette. mahallenin yegâne hırsızı hüseyin, yine lüks bir eve girmiş, yine yükte hafif pahada ağır şeyleri götürmüş, yine “hazır gelmişken” deyip mahallenin minik sakinleri için evin çocuklarının odasından oyuncakları da almış yanına ve yine kimseye yakalanmamıştı. izzet yedi yaşındaydı ve bu oyuncak hikayesini iki sene annesinden gizledi. altı ay kadar önce, gecenin nevalesinden kendisine düşen deprem köpeğinin anlamsız kafa sallamalarını takip ve taklit ederken, kocasını elim bir trafik kazasında yitirmesine rağmen gladyatörlüğünden bir şey kaybetmemiş annesine yakalandı. limonlu bulaşık deterjanı kokan elleriyle önce sarstı izzet’i, sonra giydirdi elinin tersiyle. “neden görür görmez bunu yaptı, neden ‘oğlum nerden buldun onu?’ diye sorma gereği bile duymadı?” gibi sorulara toptan cevap olsun diye, tokadın hemen ardından “söylemişlerdi de inanmamıştım. oğlum aç mı bıraktım, açıkta mı bıraktım. param oldukça sana oyuncak almıyor muyum?” diye ekledi. bu sayede hem oğluna terbiye veriyordu hem de kendi kendine anne olduğunu hissettiriyordu. dönemin popüler figürü deprem köpeğini ve okulda eğik çizgiyi bir türlü beceremeyen oğlu izzet’i de yanına alıp doğru mahallenin kongre ve sergi sarayı aygün çay evi’ne doğru yol aldı. bir hışımla dikildi gazetede yer alan tam sayfa reklamların altındaki minik yazıları okuyan hüseyin’in karşısına. 

“hüseyin!”
“buyur abla?”
“bir daha bu çocuğun yanında yöresinde görürsem anam avradım olsun polise şikayet ederim seni.”
“abla ne olacak? altın bileklik vermedim ya, alt tarafı oyuncak.”
“hala konuşuyorsun utanmadan. çalıntı oğlum bunlar, çalıntı!”
“bırak abla ya, o evlerde yaşayanlara koyar mı sanıyorsun bunlar?”
“bu sana son uyarım hüseyin. var gerisini sen düşün.”

annesinin bu hükümet devirecek güçteki konuşmasını beyninin en ücra köşelerinden bile hisseden izzet, mağlup gözleriyle hüseyin’i izliyordu. yine ağzından tek bir ses çıkmadan “ne yapalım be abi? ilerde büyük adam olamayacağım diye korkuyor kadın. yoksa senle bir ilgisi yok.” diyordu taşra robin hood’una. hüseyin’in bakışları da tüm bunları anlamış gibi “olsun be oğlum, siktiret, anneler hep böyledir.” diye cevap veriyordu. 

hüseyin sadece mahallenin çocuklarına oyuncak çalan bir hırsız değildi. meslektaşlarının aksine üniversiteyi dışardan okuyan, hırsızlıkla evli ama kitabı da metres edinmiş bir yeraltı adamıydı. cebinde neredeyse her üç cümlesinden birinin altı çizilmiş, yarım tuğla kalınlığında bir suç ve ceza taşırdı hırsızlık yapmadığı günlerde. kendi evi ve başkalarının evi dışındaki uğrak yeri çay ocağına evlerden çaldığı kitaplarla orta ölçekli bir kütüphane bile yapmıştı. 

doğma büyüme mahalleliydi, hırsız olduğunu çöpteki kedi bile biliyor ama kimseye tek bir kelime etmiyordu. lisedeki edebiyat derslerinden kalma bilgiyle “tecahül-ü arif mahallesi” diye espri bile yapıyordu kendi kendine.

iki gün boyunca gözlem yaptığı evin ışıkları her zamankinden daha erken sönmüştü bugün. hüseyin işe koyulabilirdi artık. kararlı ama bir o kadar da tedirgin adımlarla bahçe duvarından atladı. etrafta köpek var mı diye şöyle bir dinledi bahçeyi. her şey yolundaydı. çöp kenarında bulduğu kredi kartıyla kapının kilidini dürttü bir kaç kez. klak! parmak uçlarında girdi zengin topraklara. elindeki minik el fenerini açtı, önce salona süzüldü. komodinin üzerinde duran bir kaç parça gümüş bibloyu attı çantasına. merdivenleri çıktı, karşısına bir kapı belirdi. kapıya doğru yöneldi, açtı, el fenerini şöyle bir gezdirdi odanın içerisinde. bir yatak gördü önce, sonra genç bir kadın, kadının yanında bir sehpa, sehpanın üzerinde gündüzleri cebinden ayırmadığı suç ve ceza’nın aynı yayınevinden çıkmış baskısını gördü. gözlerine inanamadı, hayatında gördüğü ilk suç ve ceza okuyan kadınıydı izlediği. kadına biraz daha yakından bakmak için bir adım attığı anda ışıklar yandı. 

önce bir kadın çığlığı duyuldu sokakta. sonra evin önünde duran metalik gri cipin alarmı ötmeye başladı. alarmın ve geceyi paramparça bölen çığlığın nedeni yaklaşık on saniye önce duyulan bir el silah sesiydi. 
                                                                            ***
izzet kapının önünde, elinde kapağı açılıp kapanmaktan yalama olmuş ve pili bitmiş bir müzik kutusunun içindeki balerini izliyordu. kapı açıldı, annesi elindeki oyuncağı görünce bir an korkar gibi oldu izzet. ama korkulan olmadı. tokat beklediği eller kafasını okşuyordu.
“hadi oğlum, cenazeye geç kalacağız…”


carlos’un hüsranı
“çek bi’ fırt..”

1998 yazıydı sanırım. sapanbağları mahallesi yani nam-ı diğer boşnak mahallesindeki evimizin upuzun balkonunda, teyzemin büyük oğlu ve tanıdığım en azılı gangster olan yusuf abim annesinin paketten çaldığı kısa maltepe’den bir fırt vermişti. o yaşa kadar kahramanım olan babamın tahtını yusuf abim eline almıştı artık. babamın sekiz yıllık iktidarını bir fırtla yerle bir eden adam yani nam-ı diğer carlos…

“kaçıcam lan burdan?”
“nereye?”
“japonya’ya.”
“aa neden?”
“futbolcu olcam.”
“tsubasa gibi mi?”
“evet, ama önce biraz alıştırma yapmam lazım.”
“nasıl?”
“tarlanın orda sürekli şut çalışması yapmam gerek ama top yok.”
“sendeki top patladı mı?”
“nabim lan o siktirboktan topu, bana mikasa lazım.”
“mikasa mı?”
“mikasa…”

carlos benden dört yaş büyüktü ve mahallenin korkulu rüyası olan çetenin lideriydi. o yüzden çocukluğumda yan bakılmayan biriydim. bütün çete beni kollardı. bu çetenin üyeleri carlos, büyük ali, küçük ali, taner ve dızo kardeşlerden oluşuyordu.

suça meyili 6-7 yaşlarında bakkaldan dönen çocuklardan ekmek topuğu gasp etmekle başladı. ne açtı ne de açıkta. teyzem dünyanın en güzel yemek yapan kadınıydı ama nerden bulaşmışsa bulaşmıştı işte suç işleme virüsü. benim hep doğuştan var sandığım siperli bir beyzbol şapkası vardı carlos’un. kenarlarından bastırıp siperini köşeli yapmıştı, yatarken bile çıkarmazdı kafasından. teyzem çok kez attı ama o ne yaptı etti tekrar taktı kafasına o şapkayı. o, bir nevi taçtı onun için. 

ilk evden kaçtığında 10 yaşındaydı, mahalleden büyük ali, küçük ali, carlos ve taner akvaryum halı saha tesisleri’nin tellerinin yanında sabaha kadar sahadaki mikasa marka topu çalma planı yapmışlardı.  o gece teyzem annemi aramış ve durumu bildirmişti. maaile toplandık, büyükler durum değerlendirmesi yaparken carlos’un kardeşi bilal bana kendi icadı olan el langırtını öğretiyordu. tam o esnada ailenin başbuğu yani dedem kadem yamaç belirdi, ana tarafım has trabzonludur, o yüzden dedemin ilk cümlesi “nerde o kitabini siktimun uşaaa?” oldu. ve derhal bir arama kurtarma ekibi oluşturulmasını emretti. ekipte, dayım, eniştem, öbür kuzenim kara murat ve babam vardı. tedirgin bekleyiş sürerken felaket tellalı yengem senaryoyu çoktan kurmuştu bile: “allah muhafaza biri miri öldürüp sokağa atmasın?” 

o gece hiç bir arama faaliyetleri sonuç vermedi. kimsenin aklına halı sahaya bakmak gelmemişti çünkü. ertesi sabah carlos elinde mikasa’yla eve geldiğinde onu elinde beşe on kalasla bekleyen başbuğ ve ekibi karşıladı. beline beline inen yumruk ve sopaya aldırış etmiyordu carlos, hatta bir ara topa tekme atan enişteme “babağğ topa vurma babağğ” diye haykırmıştı. çünkü o top, sadece bir top değildi, hepimizin aşık olduğu tsubasa’nın topuydu ayrıca. tsubasa bir tanrıysa mikasa tek peygamberdi. ve hepimiz o dine inanıyorduk. 

carlos dayak yediği gün ve ertesi gün evden dışarı çıkmadı. daha sonra evde sürekli top oynadığı için teyzem tarafından doğal yaşamına geri gönderildi. bütün gün tarlanın ordaki duvarda şut çalışması yapmaya başladı. önceleri gelişigüzel şutlar çekiyordu, daha sonra duvarda yazan “incirli stadı, tilki spor” yazısına isabet ettirmeye çalıştı. başarılı oldu da… artık her gün bilal ve bana japonya’da neler yapacağını anlatıyordu. meiva’nın kaptanı ve tsubasa’nın en büyük düşmanı hyuga’dan alacağı intikamı, genzo wakabayashi’ye bile gol atacağını, kazuo ve masao kardeşlerin dişlerini nasıl ellerine vereceğini vesaire.

bir gün evdeyken telefon geldi. arayan teyzemdi, annemin “ah yine mi ya?” serzenişinden durumun carlos’la ilgili olduğunu kavramıştım. aile meclisi olağanüstü toplantı kararı almıştı yine. arama kurtarma ekibi yine hazırlığını yaptı ve çalışmalarına başladı. ve yine başaramadı. ilk gün “sabaha döner.” öngörüleriyle geçildi ama dönmedi. iki, üç, beş, yedi… carlos hala ortalıkta yoktu. polislere haber verildi, neredeyse bütün pendik seferber oldu carlos için ve tabii beraberindeki küçük ali ve büyük ali için. artık durum bir hayli ciddiydi. aradan tam dokuz gün geçmişti ve carlos ve saz arkdaşları hala ortalıkta yoktu. yaygın kanı kaçırıldıkları yönündeydi. hatta bazı kapçık ağızlılar ölüm ihtimali üzerinde duruyordu. onuncu günün sabahı carlos elinde mikasa’yla eve döndü. bu sefer dayak yemedi. bayram yerine dönmüştü ev. carlos elden ele dolaşıyor öpücüklere boğuluyordu. 

ertesi gün kapı çaldı, gelen carlos ve mikasa’ydı. balkona çıktık, beni erketeye yatırdı ve bir sigara yaktı. uzun ve dertli bir nefes çekti.

“olmadı.”
“ne olmadı?”
“bizim japonya işi.”
“neden?”
“küçük ali yalan söylemiş.”
“ne demiş?”
“japonya onların köyüne çok yakın demişti, yalanmış.”
“küçük ali’nin köyü nerde ki?”
“erzurum’da”

gözleri dolar gibi oldu, çok büyük bir hüsran yaşadığı her halinden belliydi. sigarayı elime tutuşturup mutfağa gitti, bir bıçak alıp peygamberimizi ortadan ikiye böldü. bir yarısını kafasına taktı, diğer yarısını da benim kafama geçirdi. sigarasından bir fırt daha çekti:

“siboplu yerini sana verdim, değerini bil.”
mir 


esrar âleminin yüce papazları
“esrar dumanları verem ve frengi mikrobları gibi süratle ne parlak dimağları kemirmiş, ne büyük kafaları yemiştir. çocukların tütün içmeye gösterdikleri inhimak vaktinde tevkif ve men edilmeyecek olursa bu meyl nargileye, bilahare nargileden temas ve görenek ilke kabağa kadar çıkabilecektir. neslimizin ihyasına uğraştığımız demlerde esrar tahribatına bir sedd-i kayi çekmek hidmetin en makbülü ve amelin en mebrurudur fikrindeyim.”

salih baba esrarı çektiği zaman böyle osmanlı paşaları gibi konuşmaya başlar. istanbul’un köklü ailelerinden birine mensup olduğu için eski türkçe’yi billur gibi akıta akıta neşreder dumanlı ve genç bünyelerimize. 

murat’la haftada bir gece kayıkhaneye gider, salih baba’nın kaymaklı ekmek muhabbetine nail oluruz. yine o gece adaleti yerinde bir torbacıdan aldığımız ellilik dalga cebimizde, daldık barakaya. salih baba günün nevalesi yarım kilo iri istavrit ve cumartesi şarabını açmış tek başına krallığını yaşıyordu. bizi ne kadar severdi bilmiyorum ama dalgayı çok sevdiği su götürmez gerçekti. 

murat balıklardan iki üç tane götürdü ekmeksiz, bana da uzattı ama ben o esnada zıvanayla uğraştığım için pek oralı olmadım. salih baba genelde sarma işini bize bırakmaz. çoğu zaman “eliniz sikinizde iş yapıyorsunuz amına koyayım” deyip çeker alır elimizden bütün güzelliği, sarmaya başlar, “bu boku sararken yeni geline ilişir gibi davranacaksın. öyle yarak kürek saldırırsan bir sikim anlamazsın, yavaş yavaş, sakin sakin.” diye bir güzel nutuk çekerdi. dünyanın en düzgün cigarasını sarardı salih baba. murat bazen ona “cigara mühendisi” derdi. 

ortamda ilk nefesi her zaman salih baba çeker, yamuk bir yer var mı diye kontrol eder, sonra sağındakine uzatırdı ve o iki paket samsun kokan sesiyle

“içelim dud-u siyahı,
duyalım acısını,
bizi dahl edenin
sikelim kara bacısını,
nargilemin boynu uzun kaz gibi,
gece ve gündüz yanar
yine dibi buz gibi,
demm olmasın zemm,
ya halil ibrahim-i edhem”

diye aşka gelirdi. halil ibrahim edhem kimdi, ne murat ne de ben bilmiyorduk. ama derin bir saygı duyuyorduk. adından böyle söz edilen birine saygı duymayıp da ne yapacaktık. 

o gece murat için ayrı bir geceydi. zira o gün sevdiği kadın teyzesinin oğlu ekrem’le nişanlanmıştı. zaten gecenin organizasyon nedeni de tamamen buydu. salih baba döktürüyor, murat inceden iç çekiyordu. murat’ın iç çekişleri öyle bir hal aldı ki gece bile iç çekmeye başlamıştı sanki. bir duman aldı, içinde bekletti bir müddet, derin bir of çekip özgür bıraktı sarıkızın ruhunu. salih baba anladı murat’ın hal-i ruhiyyesini.

“neyin var senin keyf oldun iki nefeste?”
“aşığım be baba!”
“âlem-i eşbâh aşkı mı, âlem-i beşer aşkı mı?”
“vallahi ne aşkı bilmiyorum, aşığım köpek gibi.”
“karşısına çıkıp iki kelâm ettin mi bari?”
“yok be baba, çekiniyorum tersler diye. böyleyken en azından yolda gördüğünde selam veriyor.” 
“olmaz öyle bre izansız deyyus!”
“ne yapayım, sen söyle ne yapayım?”
“çık karşısına, yapış önce billur-û leb’ine ve başla meşk’itmeye.”

salih baba ayağa fırladı, elimdeki cigarayı bir hışımla çekip aldı, öyle bir nefes çekti ki bir an ciğerlerini duman niyetine havaya püskürtecek sandım. ağzından kocaman bir yağmur bulutu çıkardı. murat’ın gözlerinin içine derin derin baktı. 

“hüsnün senin ey dilber-i nâdide kamer mi?
hûri misin ey afet-i can, yoksa beşer mi?

gördükçe seni tazelenir sanki hayatım
sensiz bana bu can-ı cihan zerre değer mi?

nergiz mi acep didelerin, gül mü yanağın
peymane-i kudret mi lebin, şir û şeker mi?”

aslına bakılırsa ne murat ne de ben eski türkçe’ye pek hakim değildik ama bu şiir ikimizi de derinden etkilemişti. belki salih baba’nın insanın göz bebeklerini titreten bu ses tonundan kaynaklı bir şeydi ama yine de beğenmiştik. en çok da murat beğenmişti. salih baba’ya, kendi babasından daha büyük bir saygıyla baktı. 

o gece murat salih baba’dan aldığı karşı konulmaz gazla sevdiği kadının evine gitti. 
ve bir daha dönmedi.


hayat bazen çok genç yaşta sikiveriyor insanı
sekiz yıllık hayatında ilk kazığı babasından yemişti barış. daha doğumuna beş ay varken babası üst katta oturan türkan adındaki kadını da alıp kaçmış ve bir daha geri dönmemişti. annesi dört sene dayanabildi, meme kanserinden öldü, barış’ın yediği ikinci kazıktı bu. 

bu yaşta dünyanın el yalnızı olduktan sonra dayısı ve yengesi koruma altına almıştı barış’ı. annesinin öldüğünün farkındaydı ama baba kavramını bilmedi hiç. annesi meryem ana kendisi de isa’ydı. ama aklı ermiyordu tabii bunlara. onun bütün derdi hafta sonları trt’de kovboy filmi izlemekti. bu kovboy merakı nerden geliyordu kendi dahil kimse bilmiyordu. zaten kimsenin de umurunda değildi. 

okula başladığı gün dünyanın en vırtgel ağızlı yengesi öğretmenine barış’ın bütün hikayesini anlattı. çok geçmeden bütün veliler ve öğrenciler öğrendi durumu. ilk zamanlar pek soran olmadı ama bir gün, dünyanın en düz saçlı ve sümüklü çocuğu “annen nasıl öldü?” diye soruverdi barış’a. meme kelimesi yengesi tarafından dile biber sürülmeye neden olacak kadar ayıp kelimeler içerisinde bulunduğu için dayısının her zamanki cevabını verdi: “allah yanına aldı.” 

okuldan döndüğünde oldukça sessizdi barış. sessiz olması da diğer bütün herşey gibi kimsenin umurunda değildi. kanepede uyuya kaldı. uyandığında duyduğu ilk cümle “yukarda allah var.” oldu. cümlenin sahibi barış’ın tekel bayii işleten dayısıydı. 

“dayı…”
“söyle paşam.”
“annemi allah mı aldı?”
“evet paşam allah yanına aldı. iyi insanları allah yanına alır her zaman.”

yastığa kafasını geri koydu ve uzun uzun, çocuk çocuk, kimsesiz kimsesiz düşünmeye başladı. 

gece olmuştu. yatağından sessizce kalktı, dayısının yatak odasına girdi ve birkaç kez yengesinin temizlik yaparken açtığında içini gördüğü sandukayı kaldırdı usulca. içinde gümüş kaplı ve işlemeli, seyrettiği kovboy filmlerindekilerden daha güzel revolveri gördü. eline alıp şöyle bir inceledikten sonra hızlıca dışarı çıktı. yürümeye başladı. evden bir hayli uzaklaşmıştı. hayatında ilk defa evden bu kadar uzaklaştığını arkasına baktığında fark etti. silahı pijamasının lastiğinden çekip çıkardı, biraz süzdükten sonra dayısının tarif ettiği allah’ın adresine doğru nişan aldı ve tetiğe bastı. büyük bir gürültü koptu, barış da bir hayli ürkmüştü ama pek belli etmedi. bekledi, bekledi, bekledi… 
“ee niye düşmedi o zaman?” diye söylendi kendi kendine. izlediği filmlerden dolayı birinin öldüğünde neler olduğunu az çok biliyordu. hayalinde kurşunu sıkar sıkmaz allah’ın yere düşeceğini canlandırmıştı. üçüncü kazığını da dayısı atmıştı barış’a. geldiği gibi hızlı hızlı eve geri döndü. silahı yerine koydu, odasına döndü.

ertesi sabah kahvaltıda dün gece olanlardan zerre fikriyatı olmayan dayısına sorgulayıcı gözlerle bakıyordu barış.

“dayı…”
“söyle koçum!”
“allah nerde?”
“yengesi benim yeğenim çok imanlı bir çocuk olacak ha!”

sonra barış’a döndü dayısı, tereyağ ve ballı parmağını yalayıp barış’ın kalbine dokundu, “işte” dedi, “allah tam burda.” 

barış bütün gün dönüp dolaşıp aynada kalbine baktı. tam olarak anlamıyordu ama inanıyordu da. şu kısacık hayatında dayısından başka inanacak kimsesi yoktu. gece olduğunda yine usul ve çocukça girdi yatak odasına, açtı sandığı. silahı yerinden aldığı gibi banyoya koştu. üzerini çıkardı, aynada gözlerine baktı önce. sonra kalbine indirdi gözlerini. “neden aldın?” dedi sessizce? “o benim! senin annen yok mu? sen kendi anneni alsana!” diye bağırdı ve öldürdü allah’ı. 

barış’ın seslerini duyan yengesi banyoya girdiğinde yerde kanlar içinde ve sekiz yaşında, kısacık ömründe önce babasından, sonra annesinden, tanrısından ve en son da dayısından kazık yiyen barış’ı gördü.
mir.


ayrılık yada aşk üzerine geçişli hikaye
***
“neden sevinç? bana tek bir neden söyle?”
“neyi anlamak istemiyorsun? sevmiyorum işte, mutlu olamıyoruz biz seninle.”
“olmayalım, ne çıkar?”
“sana hava hoş. nasıl olsa boş vermişsin her şeye. aileni bile tek kalemde silebilecek kadar gözün kara!”
“ulan ben senin için sildim her şeyi!”
“ben mi dedim?”

hiç beklemediği bir yerden yumruk yemişti yaşar. sevinç’in “ben mi dedim?” cümlesi bütün vücudunda tir tir yankılandı. dizlerinin bağı çözüldü bir anda, koltuğa yığıldı. telefondan gelen cılız sesleri duymuyordu. sigara yakamayacak kadar şuurunu yitirmişti sanki yaşar. iki kelimeyle ruhu bedeninden uçup, hiç bilmediği bir ormanda, hiç tanımadığı bir ağaca bağlanmış gibiydi. 

***
“neşe.”
“efendim canım?”
“sana bir şey söylemem gerek.”
“hayırdır balım, kötü bir şey yok ya?”
“ben senden ayrılmaya karar verdim.”

gırtlağında tonlarca ağırlığında bir yumru hissetti neşe. bu ağırlığa bir kaç saniye dayanabildi sadece ve koltuğa bıraktı henüz terkedilmiş bir ruha sahip vücudunu. nişanlıydı taner’le, önümüzdeki yaz da evlenmeyi planlıyorlardı. “neden?” diye sormak istedi ama beceremedi. gözleri daha fazla dayanamadı ve koyverdi kendini. taner telefonu kapatalı epey olmuştu.

***
yaşar, sigarasını söndürmek için küllükte yer aradı. elleri hala titriyordu, belki titremesi geçer diye bastı etrafına sünger kokusu yaymaya başlamış izmariti. ayağa kalktı, sandalyeye asılı bordo deri ceketini de cayır cayır yanan eline aldı, çıktı dışarı. kendine hayrı olmayan sarı sokak lambalarının olduğu sokak boyunca, kıpkırmızı olmuş kulaklarını tuta tuta yürüdü. köşe başında bir çöp tenekesi gördü, elindeki cekete baktı, kulaklarındaki alevi hissetti ve sevinç’in doğum gününde hediye ettiği deri ceketi bıraktı, kedi işgali altındaki çöp tenekesine. 

***
az önceki sarsıla sarsıla ağlama nöbeti henüz geçmişti neşe’nin. yine de ara sıra kulağına gelen taner’in sesine karşılık, vücudunun kendiliğinden çıkardığı hıçkırığa engel olamıyordu. bir boka yaramayacağını adı gibi bilse de balkonda süt liman denizi seyretti. gözleri denizden gelen meltemin ve terkedilmişliğin etkisiyle sürekli vatansız yaşlar bırakıyordu yanaklarından aşağı. üzerindeki kalpli pijamalara aldırmadan çıktı dışarı. içinde “neden ya, neden?” diye haykıran neşe’yi dinleye dinleye indi sahil yoluna. sokak lambasının tam altındaki kırık dökük banka oturdu. “neden?” diye sordu sessizce ve ağlamaya başladı; nerden baksan aynı sessizlikte.

***
elindeki siyah poşetten çıkan seslere bakılırsa her zamanki gibi içerek unutacaktı yaşadıklarını yaşar. hiç bir yere sapmadan yürümüş ve sahile ulaşmıştı. istanbul’un en güzel yanı da budur zaten, dümdüz yürüdüğün her yol denize çıkıyor. sahil yolunda ön camlara domalmış pazarlık yapan travestilerin arasından yürüdü. “yalnız mısın bebeğim?” diye soran ergen sesli travestiyi ne gördü ne de duydu. belediye tabelasına inat çimenlere hüzünle basa basa yürüyüş yoluna çıktı. karşısına çıkan ilk banka oturdu.

***
“bir işe yarıyor mu?”
“efendim?”
“ağlamak.. bir işe yarıyor mu?”
“bilmem..”
“keşke ben de ağlayabilsem..”
“keşke ben de ağlamasam..”
“keşke olmasaydı keşkeler.”
“keşke.”
“yaşar ben.”
“ben de neşe..”
mir


gidememek
o gün, yaşadığı hayatta en nefret ettiği adamı öldüresiye dövmüştü sokak ortasında. yani oldukça öfkeliydi eren. kavganın -daha doğrusu dayağın- tam ortasında  olay yerine gelen polisleri atlattıktan hemen sonra, her zaman alışveriş ettiği tekelden yedi şişe bomonti alıp evinin yolunu tuttu. eve geldiğinde kurbanının dişleri yüzünden paramparça olmuş elini suya tuttu önce. sonra, yine kurbanının can havliyle asılıp boydan boya yırttığı gömleğini “orospu çocuğu!” diye homurdanarak çıkardı. hem film izlemek için, hem senaryo yazmak için, hem yemek yemek için hem de yatıp uyumak için kullandığı çekyata fırlattı serseri mayın bedenini. bir müddet tavanı seyretti. sık sık “orospu çocuğu!” homurtularını tekrarladı. bir an bira içmek aklına geldi, doğruldu, yerde duran şişkin siyah poşetin içinden bir bira açtı kendine. kanepenin yanında duran sehpanın üzerinden bir film seçti, çok seri bir şekilde oynatıcıya takıp seyretmeye başladı. 
“bir fahişe için değer mi?”
“ölmeye değer… öldürmeye değer… uğruna cehenneme gitmeye değer! amin..”
saat neredeyse sabah olmuştu. filmde duyduğu bu cümlenin her dönemecinde duyduğu silah sesi eren’in suratındaki öfkeyi daha da arttırıyordu. sinirlendiği zaman, üzüldüğü zaman, sevindiği zaman kısacası her zaman film izleyen; özel okulda okuyan zengin sinema tv öğrencilerine kendi yazdığı kısa film senaryolarını satan bir çocuktu eren. 
filmin son sahnesi geldiğinde, eren henüz dördüncü birasını bitirmişti. tam eğilip bir tane daha açacaktı ki kapı çaldı. önce saate baktı eren, üç buçuğu gösteriyordu, oldukça şaşırdı. içtiği dört bira, eren’in yalpalayarak yürümesine neden oluyordu. hafifçe kapıyı açtı ve gözleri yerinden fırlayacakmış gibi oldu. o kadar şaşırdı ki bir an biranın çarptığını ve hayal gördüğünü sandı. karşısındakinin, içinden alev topu fışkıran gözleri karşısında öylece kalakaldı. bu sessizliği kapıdaki esrarengiz kadın bozdu.
“senin derdin ne lan orospu çocuğu?”
“bağırma. gel içerde konuşalım.”
“ne içerisi ya? eren senin derdin ne derdin? manyak mısın, psikopat mısın nesin sen ya? ne suçu vardı o çocuğun? ne yaptı sana? ya anla artık, bitti! bizim ilişkimiz iki sene önce bitti! bırak artık peşimi ya! bırak bırak!”
eren bu mayın gibi sorular karşısında, önce biraz panikledi. sonra iki yıldır sadece gizlice okul çıkışlarında gördüğü ama bir kelime dahi edemediği bu kadının, öfkeden deliye dönmüş gözlerinin içine bakmaya başladı. tek kelime bile etmeden öylece bakıyordu kainatın en öfkeli kadınına. 
“serkan yarın dava açacak sana. içeri gir de aklın başına gelsin.”
“çok delikanlı adammış serkan.”
“sen misin delikanlı? delikanlılık savunmasız birini öldüresiye dövmek mi?”
“geç içeri hava buz gibi, üşeyeceksin.”
“ya bırak!”
“sevda…”
“bana sevda deme! bana hiç bir şey deme eren. peşimi bırak!”
“tamam bırakacağım. ama geç içeri içeride konuşalım bari. millet uyanacak, zaten ev sahibi beni kovmak için yer arıyor.”
göz bebekleri bir kaplanınki kadar ürkütücü hale gelmişti sevda’nın. eren’i itti ve içeri girdi. yıllar önce çekip gittiği evin salonunu bıraktığı gibi görünce, acı bir tebessüm belirdi yüzünde.  
“çay mı içersin, bira mı?”
“hiç bir şey içmem!”
“sevda sakin ol artık. tamam özür dilerim senden.”
“benden özür dileme, git serkan’dan özür dile.”
“yok ya? hak etti o ibne.”
“ibne sensin! ne yaptı da hak etti ulan?”
“dün akşam, sizi sahilde gördüm. ağlattı o piç seni.”
“sana ne ya! sana ne?”
sevda’nın bu son cümlesi eren’i oldukça yaraladı. kendini koltuğa bıraktı, ayakta bekleyen sevda’yı süzdü kaşlarını kaldırarak.
“o adam seni sevmiyor sevda, anla bunu. üzecek o adam seni.”
“seni ilgilendirmez.”
“köpek gibi aşığım sana ulan! bir sabah hiç bir şey demeden çektin gittin. bir sebep söylemedin bile, bileklerimi kestim senin için, akıl hastanelerinde yattım. ulan anam öldü cenazesine gidemedim sırf seni göreceğim diye!”
sevda, eren’in dolu gözlerle söylediği bu sözler karşısında hiç bir şey diyemedi. köşeye sıkışmış gibi hissetti kendini.
“ben gideyim artık.”
“gitme, saat çok geç oldu. sabah gidersin.”
“daha neler!”
“tamam bari bir bira iç.”
sevda eren’in poşetten çıkardığı biraya uzun uzun baktı, yüzüne neredeyse fark edilmeyecek incelikte bir tebessüm belirdi. 
“bomonti…”
“her zaman ki gibi, bıraktığın gibi işte…”
“zaten bir şeyini de değiştirsen şaşardım, şu sehpa ben burdayken de ordaydı, şimdi de orda.”
“bir sen eksiksin bu evde.”
“başlama yine ne olur?”
“tamam tamam.”
bir müddet ikisi de sustu. eren sürekli göz ucuyla sevda’yı izliyordu. sevda da eren’i. bu sessizliği sevda’nın telefonu bozdu. eren telefonun ekranını görmeye çalışarak arayanın kim olduğunu öğrenmek istedi ama sevda buna izin vermeyerek bir çırpıda telefonu kulağına götürdü. arayanın serkan olma ihtimali, eren’i yine bir hayli öfkelendirmişti. bir sigara yaktı, sevda’nın “tamam dedim ya anne!” demesi üzerine üzerindeki tonlarca ağırlık bir anda güvercine dönüşmüşçesine uçtu gitti.
içtiği biraların böbreklerinde yaptığı etki eren’i kıvrandıracak seviyeye ulaşmıştı, “ben geliyorum şimdi” diyerek tuvalete gitti. 
eren’in yokluğunda evi gözleriyle boydan boya süzen sevda, kitaplığın alt rafında duran ufak kaset çaları fark etti. o kaset çaları sevda hediye etmişti eren’e. yüzüne az önce eren’den gizlemeye çalıştığı tebessüm çöktü yine. ayağa kalktı, önce eliyle inceledi, sonra tuşuna bastı ve evi terk ettiği gün, kanepede uyuyan eren’i izlerken çaldığı şarkı, kapattığı yerden çalmaya devam etti. “kalksam duraktan dolmuş gibi / arka koltukta unutulmuş gibi / terliklerimle gelsem sana / sonunda aşkı bulmuş gibi” sözlerine titreyen dudaklarıyla eşlik etti. gözleri dumanlandı bir anda, ağlamamak için dudaklarını ısırmaya başladı. içerden gelen kapı sesiyle panikledi ve kaset çaları kapattı. az önce sinirden yere fırlattığı çantayı eline aldı. salon kapısında duran eren’i gördü, gözlerine bakmadan hareketlendi.
“benim gitmem lazım.”
“gitmesen?”
“olmaz.”
“çok mu seviyorsun onu?”
cevap vermedi sevda. sadece sustu ve çıktı evden. eren donmuş kalmıştı. her gün, gözünü her kapattığında gördüğü kadın, iki yıl sonra onu terkettiği eve gelmiş, eren’e göre köpek boku kadar değersiz adam için hesap sormuş, ona bağırmış ve gitmişti. ne yapacağını bilemiyordu, tekrardan bileklerini kesmeyi bile düşündü. pencereye doğru yürüdü, hava gece karanlığından gündüz aydınlığına doğru yöneliyordu artık. perdenin arkasından sokağa baktı, sevda’yı göremedi. “yine gitti..” dedi sessizce. bir an gözü çekyatın üzerinde duran tokaya ilişti. sevda az önce unutmuştu bunu. kalbi yerinden çıkacakmış gibi oldu, nefes alışları sıklaşmıştı. gözleri doldu, ağlamamak için ışığa doğru baktı ama olacak gibi değildi.  bir anda kapıya doğru yöneldi. karşısında sevda’yı görünce kalbinin durduğu sandı. sevda ağlıyordu. yaşlı gözleriyle eren’in elindeki tokayı gördü.  ve o an ilahi bir şey gerçekleşti. az önce panikle tuşuna bastığı kaset çalar kapanmamıştı ve birden çalmaya başladı. aynı şarkı ve aynı sözler. nedense ikisi de şaşırmamıştı bu duruma ve ikisi de ağlıyordu. sevda az önce nefretle baktığı adama çaresiz, aç susuz ve üşümüş  bir kedi yavrusu gibi baktı. 
“gidemedim…”
içeri girdi sevda ve bir daha hiç gitmedi.
mir.