28 Haziran 2012 Perşembe



sadık baba’nın esrârı
okulun bin yıl önceki telefonlardan çıkan zil seslerini andıran berbat ders bitiş melodisiyle uyandım.  bugün de diğer günlerdeki gibi derslerin ilk on dakikası uyanık kalmış, geriye kalan otuz dakikasında uyumuştum. sınıfımdaki hemen herkes okuldan sonra işe gittiğimi ve gecenin kör saatine kadar çalıştığımı bildiği için uyandıran olmamıştı. bazen beton numan lakaplı matematik hocası önce dürter sonra da  ”paşam rahatsız olduysanız biz dersi bahçede işleyebiliriz.” diye kendince iğneli espriler yapardı. neyse ki o dersi yoktu ve rahat rahat uyuyabilmiştim. 
kendime geldiğimde sınıfın neredeyse tamamı çoktan ortamı terk etmişti. bütün senemi geçirdiğim altı ortalı ve kareli defterimi elime alıp sınıftan ayrıldım. önden yürüyen eşit ağırlıkçı kızların bacaklarına baka baka okulun demir kapısından çıkarak doğruca iş yerine doğru yürümeye başladım.  
menteşeleri milattan önce takılmış kapıyı biraz zorlanarak da olsa açtım, içerde masalara ters konmuş sandalyeler arasında yerleri süpüren nedim’i gördüm. nazik bir kafa hareketiyle selamlayıp hemen mutfağın yanındaki küçük odaya geçtim, gömleğimi çıkarıp bira toptancılarından aldığım, üzerinde “adam gibi bira” yazılı promosyon tişörtünü giydim. odadan çıktığımda nedim, yerleri süpürmeyi bırakmış sandalyeleri diziyordu. barın arkasına geçip ıslak bezle bira bardaklarını parlatmaya başladım. 
annem öldükten sonra, babam libya’ya çalışmaya gitti. beni de hem en yakın arkadaşı hem de çalıştığım yerin sahibi hüseyin abi’ye emanet etti. okuldan sonra gelip, kapanana kadar garsonluk yapıyorum. arabesk bir ortam olduğu için genelde yaşlı ve yenilmiş insanlar takılıyor bu meyhaneye. o yüzden de gelen gidenler hep aynı insanlar. pek yorulmuyorum, beni yoran tek şey dışardan dolu bira fıçısını içeri sokmak. önceleri yuvarlayarak getiriyordum ama hüseyin abi, iki ay önce zemine komple fayans yaptırdığı için çizilir diye izin vermiyor.
bardakları parlattıktan biraz sonra en az müşteriler kadar arabesk ve yenilmiş kapı aralandı. içeri iki aylık sakalı, siyah kumaş pantolonu ve benden on-onbeş yaş büyük olduğu her halinden belli açık kahverengi montuyla sadık baba girdi. saate baktım, yine şaşmamış ve tam vaktinde gelmişti. meyhanede çalıştığım süre zarfında en çok ilgimi çeken müşteri sadık baba’ydı. her gün saat tam dört buçukta elinde içinde ne olduğunu kimsenin bilmediği siyah bir çantayla meyhaneye gelir, en arkadaki ve en karanlık masaya kurulduktan sonra bir sigara yakardı. sigarası yarıya gelmeden 35’lik rakı, soğuk su ve beyaz peynirini masasına koyar, uzaktan ince ince onu seyrederdim. nedim’den ve bazı müşterilerden onun hakkında az biraz bilgi toplamıştım. ama kimse onu tam olarak tanımıyordu, hüseyin abi bile…
söylenene göre hiç çalışmamış sadık baba. otuz yıl önce miras kalan erenköy’deki iki dairesinin kiralarıyla yaşar ve içermiş. bu yaşına kadar da hiç evlenmemiş. 
sadık baba’yı bu kadar gizemli kılan bir diğer olay da pek konuşmaması. bütün akşam ağzından tek kelime çıkmadan rakısını bitirir, üzerine iki şişe birayı cila niyetine içer ve gider. bazen giderken “kolay gele” şeklinde belli belirsiz bir ses çıkarır ama meyhanenin gürültüsünden o da anlaşılmazdı. 
ben sadık baba’yı izler ve düşünürken, meyhanenin diğer sakinleri de yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. genelde gelen adamlar aynı olduğudan ve bu tip adamların çok önemli bir şey olmadığı sürece içkilerini değiştirmeyeceğini bildiğimden hiç sormadan gidip masalarına bırakırdım. 
gece saat bir buçuk gibi hüseyin abi, “hadi bakalım, sen doğru eve” der, kimseye çaktırmadan dolaptan iki birayı çantama zulalayıp meyhaneden ayrılırdım. birinci birayı  yolda, ikinci birayı da yatmadan önce evde devirdikten üç - dört saat sonra okula gideceğimin farkındalığında, bıkkınlık nefesleriyle uyumaya çalışırdım. 
benim meyhanedeki bütün günlerim hep böyle geçti. sadece bir gün hariç…
mayıs ayının son demleri yaşanıyordu ve baharın bize verdiği yetkiye dayanarak  geceleri dışarıya servis yapmaya başlamıştık. o gün de meyhanede olağandışı hiç bir şey yoktu. her şey yerli yerindeydi. sadık baba rakısını bitirmek üzere, nedim bir eliyle masayı silerken televizyondaki maç özetlerine bakıyor, hüseyin abi göbeği ve tesbihiyle sigara içiyor ve ben elimde dört arjantin birayla kapının yanındaki masaya doğru ilerliyordum. birden arkamdan çelme yemiş gibi hissettim, arkamı dönmeye fırsat bulamadan zemin ayağımın altından kayıp gitti ve bütün bardaklar yerle bir oldu. ilk saniyelerde hiç bir şey fark edememiştim,  ta ki nedim’in “deprem oluyor lan!” diye bağırarak kapıya doğru koşana kadar. hayatımda hiç deprem yaşamamıştım. ilk şoku atlattıktan sonra ben de herkes gibi dışarıya fırladım. bunların hepsi nasıl olmuşsa otuz saniyede olmuştu.  deprem hala devam ediyordu ve meyhanenin bulunduğu binanın üst katlarından beton parçaları önümüze önümüze düşüyordu. ne yaşadığımı hala tam çözememişken birden sadık baba’yı gördüm. hiçbir şey olmamış gibi masasında öylece oturuyor ve rakısını içiyordu. önce hüseyin abi’ye gösterdim, dışardan bağırdı ama sadık baba hiç oralı olmadı. “ben alıp geleyim abi” dedim, “saçmalama lan görmüyor musunu binayı? en ufak sarsıntıda yerle bir olur” diye tersledi ve güvenli bir yere doğru yürümeye başladık. ama aklım hala sadık baba’daydı, “alkolün etkisiyle duymadı mı acaba?” diye düşündüm, sonra her gece hiç yalpalamadan meyhaneden çıkışı geldi aklıma. zaten o güne kadar sadık baba hakkında binlerce soru işareti vardı, bir de bu eklendi üzerine. bu kadar soru işaretini kaldıramayacağımı anlayıp meyhaneye doğru koşmaya başladım. arkamdan hüseyin abi’nin bağırmalarını duysam da umursamadım. ardına kadar açık kapıdan girip dünyanın en loş meyhanesinin en arka masasında oturan sadık baba’nın yanına koştum. “sadık baba, deprem oldu duymadın mı? bina yıkılmak üzere, en ufak sarsıntıda yerle bir olacak. hadi kalk çıkalım burdan.” dedim panikle, ama o yine hiç oralı olmadı. rakısını içmeye devam ediyordu. kollarından sarsıp sesimi yükselterek “yahu baba, bırak şimdi rakıyı balığı! hadi gidelim diyorum sana. enkazın altında geberip gideceksin, rakı mı önemli canın mı amına koyayım?” dedim. alev kırmızısı gözleriyle bana baktı, küllükteki sigarasını ağzına götürüp uzun bir nefes çekip bıraktı, başını yere eğdi ve “ben iki tek daha atacağım, sen git.” dedi nemli sesiyle. o esnada gözüm masanın üzerinde olan bir fotoğrafa takıldı. siyah beyaz, uzun favorili bir adamla, küt saçlı bir kadının fotoğrafıydı. sadık baba fotoğrafı gördüğümü fark edince ani bir hareketle ters çevirdi. hiç bir şey demeden ve hızlı adımlarla meyhaneden ayrıldım. 
hüseyin abilerin yanına vardığımda hayatımda yediğim en şiddetli tokadı suratımda hissettim. “kafanı sikeyim ulan senin!” girizgahıyla başladığı küfür yağmurunu “hüseyin abi, sadık baba ben çıkmayacağım rakım bitmedi diyor” diyerek kestim. “bırak kodumun bunağının derdi sana mı düşmüş” diye tersledi tekrardan. kaldırıma oturup bir sigara yaktım. az önce ilk kez yaşadığımdan pek farkına varamadığım deprem, bu sefer bütün çıplaklığıyla tekrardan karşımdaydı. o kadar şiddetliydi ki beni sağa sola savurmasını durduramıyordum. depremin sona ermesiyle kulakları sağır eden bir gürültü koptu, meyhanenin bulunduğu altı katlı bina gözümüzün önünde yerle bir olmuştu. hepimiz öylece kalakaldık. 
iki gün sonra binadan ilk ve tek ceset çıkarıldı. boydan boya yırtılmış gömleğinin altında,  silik bir “müjgan” dövmesi bulunan sadık baba’nın kurumuş kanlar içindeki cansız bedeni gözlerimin önünde ceset torbasında kondu. aynı zamanda kafamın içindeki tonlarca ağırlığındaki soru işaretleriydi o torbanın içindeki. belki de dünyanın en güzel romanlarının dahi yanından geçemeyeceği bir hikayeydi, kim bilir…
mir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder