28 Haziran 2012 Perşembe



hırsız piç ve izzet
“sana kaç kez şu hırsız piçin etrafında dolanma demedim mi?”
“ama hüseyin abi..”
“kes! bir de abi diyor.”

annesinden günlük rutin tokatlarından birini daha yedi izzet. sokak kapısından dışarı baktı, mahalle maçı için bekleyen arkadaşlarına “siz gidin, benim çocukluğum yine işgal kuvvetleri tarafından ağır bombardıman altında…” dedi gözleriyle. belki de demedi ama çocuklar öyle demiş gibi karşıladı bu bakışları. 

tokadın nedeni yine aynıydı elbette. mahallenin yegâne hırsızı hüseyin, yine lüks bir eve girmiş, yine yükte hafif pahada ağır şeyleri götürmüş, yine “hazır gelmişken” deyip mahallenin minik sakinleri için evin çocuklarının odasından oyuncakları da almış yanına ve yine kimseye yakalanmamıştı. izzet yedi yaşındaydı ve bu oyuncak hikayesini iki sene annesinden gizledi. altı ay kadar önce, gecenin nevalesinden kendisine düşen deprem köpeğinin anlamsız kafa sallamalarını takip ve taklit ederken, kocasını elim bir trafik kazasında yitirmesine rağmen gladyatörlüğünden bir şey kaybetmemiş annesine yakalandı. limonlu bulaşık deterjanı kokan elleriyle önce sarstı izzet’i, sonra giydirdi elinin tersiyle. “neden görür görmez bunu yaptı, neden ‘oğlum nerden buldun onu?’ diye sorma gereği bile duymadı?” gibi sorulara toptan cevap olsun diye, tokadın hemen ardından “söylemişlerdi de inanmamıştım. oğlum aç mı bıraktım, açıkta mı bıraktım. param oldukça sana oyuncak almıyor muyum?” diye ekledi. bu sayede hem oğluna terbiye veriyordu hem de kendi kendine anne olduğunu hissettiriyordu. dönemin popüler figürü deprem köpeğini ve okulda eğik çizgiyi bir türlü beceremeyen oğlu izzet’i de yanına alıp doğru mahallenin kongre ve sergi sarayı aygün çay evi’ne doğru yol aldı. bir hışımla dikildi gazetede yer alan tam sayfa reklamların altındaki minik yazıları okuyan hüseyin’in karşısına. 

“hüseyin!”
“buyur abla?”
“bir daha bu çocuğun yanında yöresinde görürsem anam avradım olsun polise şikayet ederim seni.”
“abla ne olacak? altın bileklik vermedim ya, alt tarafı oyuncak.”
“hala konuşuyorsun utanmadan. çalıntı oğlum bunlar, çalıntı!”
“bırak abla ya, o evlerde yaşayanlara koyar mı sanıyorsun bunlar?”
“bu sana son uyarım hüseyin. var gerisini sen düşün.”

annesinin bu hükümet devirecek güçteki konuşmasını beyninin en ücra köşelerinden bile hisseden izzet, mağlup gözleriyle hüseyin’i izliyordu. yine ağzından tek bir ses çıkmadan “ne yapalım be abi? ilerde büyük adam olamayacağım diye korkuyor kadın. yoksa senle bir ilgisi yok.” diyordu taşra robin hood’una. hüseyin’in bakışları da tüm bunları anlamış gibi “olsun be oğlum, siktiret, anneler hep böyledir.” diye cevap veriyordu. 

hüseyin sadece mahallenin çocuklarına oyuncak çalan bir hırsız değildi. meslektaşlarının aksine üniversiteyi dışardan okuyan, hırsızlıkla evli ama kitabı da metres edinmiş bir yeraltı adamıydı. cebinde neredeyse her üç cümlesinden birinin altı çizilmiş, yarım tuğla kalınlığında bir suç ve ceza taşırdı hırsızlık yapmadığı günlerde. kendi evi ve başkalarının evi dışındaki uğrak yeri çay ocağına evlerden çaldığı kitaplarla orta ölçekli bir kütüphane bile yapmıştı. 

doğma büyüme mahalleliydi, hırsız olduğunu çöpteki kedi bile biliyor ama kimseye tek bir kelime etmiyordu. lisedeki edebiyat derslerinden kalma bilgiyle “tecahül-ü arif mahallesi” diye espri bile yapıyordu kendi kendine.

iki gün boyunca gözlem yaptığı evin ışıkları her zamankinden daha erken sönmüştü bugün. hüseyin işe koyulabilirdi artık. kararlı ama bir o kadar da tedirgin adımlarla bahçe duvarından atladı. etrafta köpek var mı diye şöyle bir dinledi bahçeyi. her şey yolundaydı. çöp kenarında bulduğu kredi kartıyla kapının kilidini dürttü bir kaç kez. klak! parmak uçlarında girdi zengin topraklara. elindeki minik el fenerini açtı, önce salona süzüldü. komodinin üzerinde duran bir kaç parça gümüş bibloyu attı çantasına. merdivenleri çıktı, karşısına bir kapı belirdi. kapıya doğru yöneldi, açtı, el fenerini şöyle bir gezdirdi odanın içerisinde. bir yatak gördü önce, sonra genç bir kadın, kadının yanında bir sehpa, sehpanın üzerinde gündüzleri cebinden ayırmadığı suç ve ceza’nın aynı yayınevinden çıkmış baskısını gördü. gözlerine inanamadı, hayatında gördüğü ilk suç ve ceza okuyan kadınıydı izlediği. kadına biraz daha yakından bakmak için bir adım attığı anda ışıklar yandı. 

önce bir kadın çığlığı duyuldu sokakta. sonra evin önünde duran metalik gri cipin alarmı ötmeye başladı. alarmın ve geceyi paramparça bölen çığlığın nedeni yaklaşık on saniye önce duyulan bir el silah sesiydi. 
                                                                            ***
izzet kapının önünde, elinde kapağı açılıp kapanmaktan yalama olmuş ve pili bitmiş bir müzik kutusunun içindeki balerini izliyordu. kapı açıldı, annesi elindeki oyuncağı görünce bir an korkar gibi oldu izzet. ama korkulan olmadı. tokat beklediği eller kafasını okşuyordu.
“hadi oğlum, cenazeye geç kalacağız…”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder