gidiyorum
köpek ulumalarıya dolu bir gece daha yaşıyorum. saat sabahın dördü, doldurup unuttuğum üçüncü kahveyi mideye indiriyorum pencereden dışarı bakarken. zifiri karanlık her yer. sokak lambaları bile istemiyor etrafı aydınlatmayı sanki. bu durumdan nefret ediyorum. sokağın başında bir adam beliriyor, yanında bir köpek, bana bakıyor. “gel” diyor, duymuyorum ama hissediyorum. çıkıyorum evden, bir sigara yakıyorum, sokağın başına geliyorum. adam hiç bir şey demiyor, bana bakıyor mu anlayamıyorum, üzerinde bir şey var. pelerin gibi değil ama çepeçevre sarıyor bütün vücudunu. önden yürüyor, düşüyorum peşine, arkamdan da köpek takip ediyor beni, ödüm kopuyor. “allahım kim bu adam?” diyorum içimden, “nereye gidiyoruz?”. sonra köpeğe çeviriyorum korkan gözlerimi, babam gibi bakıyor bana. onun gözleriyle “oğlum” dediğini hissediyorum, “korkma ben arkandayım.” iyice korkuyorum. az sonra deniz kenarında buluyorum kendimi, yürümeye devam ediyoruz, müthiş yorulmuşum. deniz kenarında bir bank var, üzerinde annemi görüyorum, hüngür hüngür ağlıyor, koşup yanına gitmek istiyorum, babam gibi bakan köpek hırlamaya başlıyor, çakılıp kalıyorum. köpek benden önce varıyor annemin yanına, bağırmak istiyorum, sesim çıkmıyor. bir patlama sesi duyuyorum sonra, ardıma bakmadan koşuyorum. bir köprü çıkıyor karşıma, dümdüz koşuyorum köprünün üzerinden, bir anda köprünün yarısının olmadığını fark ediyorum. adam arkamda, köpek arkamda, çok korkuyorum.
kan ter içinde uyandım. etraf inanılmaz karanlık, bir hışımla kalkıp ışığı yakıyorum. ben uyurken ışığı kapatan anneme söyleniyorum bir süre. benim karanlıktan nasıl korktuğumu bilmesine rağmen her gece gelip ışığı kapatması beni çok sinirlendiriyor. saate bakıyorum, gerçekten sabahın dördü. bir an hala rüyadayım sanıyorum. açık pencereden bir rüzgar esiyor, ürperiyorum. en iyisi bir sigara yakmak. pencereyi de kapatmalı… ayağa kalkıp pencereyi kapatacağım sırada dışarıya bakıyorum. allahım ne kadar da karanlık! ödüm kopuyor karanlıktan. 37 yaşında bir adamım ben, neden bu kadar korkağım hala bilmiyorum. bir sigara daha yakıyorum. hava çok sıcak, durulacak gibi değil. zaten duvarlar da üstüme üstüme geliyor bu gece. tişörtümü değiştirip evden çıkıyorum. sahile yakın bir yerde oturduğum için ince bir rüzgar esiyor, mis gibi yosun kokusu duyuyorum.
sağa sola sapmadan düm düz yürüdüm. bir ara arkama baktım, evden bir hayli uzağım, umursamıyorum. aklım hala gördüğüm kabustaki köpekte. ne kadar da babama benziyordu. sahi babam ne yapıyor acaba? dalgalara çarpan serseri dalgaların sesinden anlıyorum sahile geldiğimi. etraf ne kadar da sessiz! sadece birkaç orospu ve sokak köpeğinden başka canlı yok etrafta. bir kayanın dibine oturuyorum. iki dal sigaramı teke indiriyorum. ilerden bir adam yampiri yampiri bana doğru geliyor. belli ki sarhoş, pek umursamıyorum.
“ağbi saygılar.”
“merhaba.”
“ağbi be! bi beş lira ateşle de şarap alayım be!”
normalde böyle adamlara güvenmem, gerçi ben kimseye güvenmem ama bu gece biraz farklı hissediyorum. kabusun etkisinden olacak, cebimdeki tek para olan 50 lirayı uzatıyorum adama.
“git iki şişe al, ben de içeceğim. bir paket de camel soft.”
“camel soft ne ağbi.”
“neyse siktir et, kafana göre bir paket sigara al gel.”
“hemmen ağbi.”
adam deli gibi koşuyor, yampiri yürüyüşünden eser yok. az önceki sarhoş, bir anda 7-8 yaşlarında bayram çocuğuna dönüşüverdi. “insanı bu denli değiştiren güç kimin?” diyorum kendi kendime. bir sigara daha yakıyorum. bu aralar aklıma ne gelse bir sigara daha yakıyorum farkında olmadan. hemen sonra bir sarhoş daha oturuyor hemen yanımdaki kayaya. beni fark etmiyor, elinde bir şişe şarap öylece denizi seyrediyor. arada sırada sessiz ve hüzünlü küfürler savuruyor, pek duymasam da hissediyorum, benim hislerim çok kuvvetlidir.
bu arada size kendimi tanıtayım. ben veysel, 37 yaşındayım, hiç evlenmedim. haliyle çocuğum da yok. annemle birlikte yaşıyorum, babam ben 4 yaşındayken ölmüş, pek hatırlamıyorum. sadece bir bakış var hafızamda babama ait, başka hiç bir şey yok. oldum olası içime kapanığım. bu durumdan biraz zevk almıyor değilim tabi. insanların bana pek bulaşmaması hoş bir şey. hele insanlardan buz gibi soğuyan biriyseniz. insanları hiç sevemedim. ben de bir insanım, zaten en çok da kendimi sevmem. bir kaç kez başkalarını sevmeye çalıştım, hepsi kadındı. ama çok geçmeden hepsi çekip gitti. onları hiç suçlamadım, bir insan bir insana hiç bir şey söylemeden çekip gidiyorsa, suç terk edende değil terk edilendedir. bugüne kadar hiç çalışmadım, annemin iki tane apartmanı var, onların kiralarını ben topluyorum. halim vaktim yerinde o yüzden. kadınlar zengin erkekleri sever derler, eğer bir erkek zengin olmasına rağmen sevilmiyorsa, neyse, ben iyi bir adam değilim. sık sık kabus görüyorum, genelde birbirine benzeyen şeyler. bir adam beni kovalıyor ben de kaçıyorum. hayatımdaki en hareketli dönem kabus anlarım. sadece kabus gördüğümde kalbimin attığını hissediyorum. o yüzden kabus görmek de biraz zevk veriyor bana…
hava neredeyse aydınlanıyor. güneş kendini yavaş yavaş göstermeye başlarken caddelere de arabalarıyla işe giden insanlar doluşuyor. yanımdaki sarhoş da şarap şişesini koynuna alıp sızmış. boş sigara paketine bakıyorum, az önce şarap ve sigara aldırmaya gönderdiğim yampiri sarhoşu düşünüyorum. “bir sarhoşun bile umurunda değilsin…” diyorum kendi kendime.
gidiyorum…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder