28 Haziran 2012 Perşembe







kimse bir hiç için balıklarla konuşmaz
     okuldan çıkıp eve geldiğimde genelde yapacak bir şeyim olmazdı. arayacak ve “okulun orda buluşalım, bir şeyler içelim.” diyebileceğim bir arkadaşım da yoktu. o yüzden yemek yer yemez soluğu sahilde alır, insanların pek görmediği sarı kayanın üzerine oturur sigara içerdim. ilk zamanlar sadece sigara içerdim fakat daha sonraları denizle, bulutla, denizin üzerinden geçen uçakla konuşmaya başladım. delirdiğimin farkındaydım ama bu durum oldukça hoşuma gidiyordu, insanın karşısındaki tarafından sözünün kesilmemesi çok güzel bir şey. 
     o gün de kör noktadaki sarı kayama oturmuş, mangalcıların denize attığı çöplerin birinden kopmuş ekmek parçasına saldıran kefallerle sohbet ediyordum, bir iki metre arkamdan garip  bir ses duydum. kendimi o kadar kaptırmışım ki sesi duyduğumda az daha denize düşecektim.
     ”korkma korkma, hapşurdum sadece. rahatsız olma diye ağzımı ve burnumu kapattım. bir sigara ver bakalım.”
     bunu söyleyen kıvırcık saçlı ve güzel bir kadındı. ilkten bu kadının zihnimin bir oyunu olduğunu düşündüm, uzun süre kadının suratına baktım. 
     ”seni izliyorum yarım saattir, çok ilgimi çektin, vermeyecek misin ablana bir sigara?”
     bu abla lafı biraz sinirlerimi bozmuştu, tamam karşımdaki kadın benden neredeyse 10 yaş büyüktü ama sonuçta sahilde kendi kendine konuşan hisli bir çocuğum, kırk yılda bir kadının biri benle sohbet etmiş o da beni kardeşi bellemişti. babamın korkusundan küloduma iliştirdiğim sigara paketinden bir dal çıkarıp kadına uzattım. 
     ”sağol. adın ne senin çocuk?”
     içimden “hala çocuk diyor ya!” diye geçirirken ağzımdan “kenan.” çıktı. bu nasıl oldu anlamadım. 
     ”ben de lâle. memnun oldum.”
     kadına cevap vermedim, bir an evvel oradan çıkıp eve gitmek istiyordum. ama anlamlandıramadığım bir güç beni engelliyordu.
     ”ne yapıyorsun burda kenan?”
     ”hiç.”
     ”kimse bir hiç için balıklarla konuşmaz.”
     ”insanlara ne desem bir cevap verip sinirlerimi bozuyorlar. bunlar beni koşulsuz dinliyor. kendimi iyi hissediyorum.”
     ”insanlar kendilerini kötü hissettiklerinde konuşmaya ihtiyaç duyar demiş kafka, senin için söylemiş olmalı..”
     ”tanımıyorum.”
     verdiğim gönülsüz ve isteksiz cevaplar ortamın biraz sessizleşmesine neden olmuştu. ama çok geçmeden kıvırcık saçlı, güzel ve benden 10 yaş büyük lâle bu sessizliği bozdu.
     ”her akşam buraya gelir misin?”
     ”pazar günleri ve dini bayramlar hariç her gün burdayım.”
     ”mesai gibi yani burda kendi kendine konuşmak.”
     bir sigara yaktım. “senin ne sıkıntın var?”
     ”otuz dört yaşında ve kimsesi olmayan bir kadının sıkıntılarından biraz fazla sıkıntım var.”
     lâle ile o günden sonra her akşam sahildeki sarı kayanın orda görüştük. ben ona sigara veriyordum o da bana şarap ısmarlıyordu. iyi birer dost olmuştuk. o bana herkes tarafından terk edildiğinden bahsediyordu ben de ona kimsenin benle konuşmak istemediğinden.  lâle sürekli bu hayatın lahit bir mezardan başka bir şey olmadığını söylüyordu. yaşamaktan öylesine tiksiniyordu ki her gece “acaba bugün intihar edecek mi?” diye soruyordum kendi kendime. ayın tabak gibi meydanda olduğu ve denizde insanı şair edecek güzellikte yakamoz bıraktığı bir akşam “neden intihar etmiyorsun?” diye sordum.
     ”intihar etmediğimi kim söyledi?”
     ”ama yaşıyorsun?”
     ”benim intihar yöntemim de bu.”
     ”insan yaşayarak nasıl intihar edebilir ki?”
     ”bir gün anlarsın kenan…”
     bu sahil konuşmalarımız benim lâle’ye olan hislerimi değiştirmeye başlamıştı. ilk zamanlar ne bok yiyeceğini şaşırmış bir kadın gibi görüyordum. günler geçtikçe lâle’ye aşık olmaya başlamıştım. ve sanırım ilk defa aşık oluyordum; ilkokulda bezirgan başı oyunu oynarken elini tuttuğum esma’yı saymazsak tabii.
     artık her günüm lâle’yi göreceğim saati beklemekle geçiyordu. sigaraya artık temelli başlamıştım, bunun yanında her akşam yarım şişe şarap da içiyordum. şarap geceleri başımı ağrıtıyordu ama umrumda bile değildi bu durum. 17 yaşındaydım, 34 yaşında ve yaşayarak intihar etmeyi seçmiş bir kadına aşıktım, daha ne olsun!
     yaz mevsiminin son demleriydi ve rüzgar tenlerimizde hüzünlü bir irkilti bırakıyordu. şarabın sonundaydık. bugün diğer günlerin aksine lâle sarhoş olmuştu. tam sigara yakarken bir anda ayağa fırladı ve bir şiir okudu.
     ”bir an
     ve sonrasında hiç.
     bu pencerenin arkasında gece titremede
     ve yeryüzü giderek durmada
     bu pencerenin arkasında bir bilinmez
     seni ve beni merak ediyor
     ey baştan aşağı yeşil!
     yakıcı anılar gibi ellerini,
     bırak benim aşık ellerime
     ve dudaklarını
     varlığın sıcak duygusunu
     benim sevdalı dudaklarımın okşayışına bırak
     rüzgâr bizi götürecek
     rüzgâr bizi götürecek.”
     şiirin sonunda gözleri nemlenmişti. elimdeki şarap şisesini usulca aldı, “furuğ ferruhzad..” dedi. ilkten anlamasam da daha sonradan şiiri yazan kişinin adı olduğunu fark ettim. 
     şarabın bitip, saatin geceyarısına vurduğu an boynuma sarıldı lâle. bu onunla en yakın temasımızdı, kalbimin içinde yüzlerce dinamitin patladığını hissettim. topuklu terliklerini yerlere sürte sürte uzaklaşıp gitti. 
     ertesi gün her zamanki saatte ve her zamanki yerde oturup lâle’yi bekledim, çok geçmeden her zamanki çiçekli elbisesi ve kırmızı terlikleriyle bana doğru yürüdüğünü gördüm. terlikleri arnavut kaldırımda inanılmaz ses çıkarıyordu ve ilginçtir yanından geçen kimse dönüp bakmıyordu bile. bu durumu insanların aslında ne kadar kör olduğuna yordum. lâle yanıma gelip sarıldı bana. artarda iki gün, iki sıcak temas! üzerime işediğimi sandım heyecandan. kayaya oturup her zamanki umutsuzluk dolu konuşmalarımızı yaparken, arkamdan bir el uzandı ve beni hızla sarsmaya başladı. elin sahibine doğru baktım, ağbim vedat’tı bu. 
     ”ne konuşuyorsun lan kendi kendine mal?”
     ”ne kendi kendimesi ya görmüyor musun arkadaşımla konuşuyorum?”
     ”ne arkadaşı amına koyayım?”
     ”lâle işte…”
     lâle’den de bir hareket bekliyordum fakat o suratıma bile bakmadan şarap içiyordu. 
     ”yürü lan, eve gidiyoruz it gibi seni arıyorum kaç saattir.”
     ”ağbi.”
     ”ne var?”
     ”koca kadını görmüyor musun sen şimdi?”
     ”oğlum kafayı mı yedin, yoksa benle taşak mı geçiyorsun? kimse yok burda!”
     kafama sert bir tokat attı. 
     ağlamak istedim, beceremedim…
mir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder