28 Haziran 2012 Perşembe



ayrılık yada aşk üzerine geçişli hikaye
***
“neden sevinç? bana tek bir neden söyle?”
“neyi anlamak istemiyorsun? sevmiyorum işte, mutlu olamıyoruz biz seninle.”
“olmayalım, ne çıkar?”
“sana hava hoş. nasıl olsa boş vermişsin her şeye. aileni bile tek kalemde silebilecek kadar gözün kara!”
“ulan ben senin için sildim her şeyi!”
“ben mi dedim?”

hiç beklemediği bir yerden yumruk yemişti yaşar. sevinç’in “ben mi dedim?” cümlesi bütün vücudunda tir tir yankılandı. dizlerinin bağı çözüldü bir anda, koltuğa yığıldı. telefondan gelen cılız sesleri duymuyordu. sigara yakamayacak kadar şuurunu yitirmişti sanki yaşar. iki kelimeyle ruhu bedeninden uçup, hiç bilmediği bir ormanda, hiç tanımadığı bir ağaca bağlanmış gibiydi. 

***
“neşe.”
“efendim canım?”
“sana bir şey söylemem gerek.”
“hayırdır balım, kötü bir şey yok ya?”
“ben senden ayrılmaya karar verdim.”

gırtlağında tonlarca ağırlığında bir yumru hissetti neşe. bu ağırlığa bir kaç saniye dayanabildi sadece ve koltuğa bıraktı henüz terkedilmiş bir ruha sahip vücudunu. nişanlıydı taner’le, önümüzdeki yaz da evlenmeyi planlıyorlardı. “neden?” diye sormak istedi ama beceremedi. gözleri daha fazla dayanamadı ve koyverdi kendini. taner telefonu kapatalı epey olmuştu.

***
yaşar, sigarasını söndürmek için küllükte yer aradı. elleri hala titriyordu, belki titremesi geçer diye bastı etrafına sünger kokusu yaymaya başlamış izmariti. ayağa kalktı, sandalyeye asılı bordo deri ceketini de cayır cayır yanan eline aldı, çıktı dışarı. kendine hayrı olmayan sarı sokak lambalarının olduğu sokak boyunca, kıpkırmızı olmuş kulaklarını tuta tuta yürüdü. köşe başında bir çöp tenekesi gördü, elindeki cekete baktı, kulaklarındaki alevi hissetti ve sevinç’in doğum gününde hediye ettiği deri ceketi bıraktı, kedi işgali altındaki çöp tenekesine. 

***
az önceki sarsıla sarsıla ağlama nöbeti henüz geçmişti neşe’nin. yine de ara sıra kulağına gelen taner’in sesine karşılık, vücudunun kendiliğinden çıkardığı hıçkırığa engel olamıyordu. bir boka yaramayacağını adı gibi bilse de balkonda süt liman denizi seyretti. gözleri denizden gelen meltemin ve terkedilmişliğin etkisiyle sürekli vatansız yaşlar bırakıyordu yanaklarından aşağı. üzerindeki kalpli pijamalara aldırmadan çıktı dışarı. içinde “neden ya, neden?” diye haykıran neşe’yi dinleye dinleye indi sahil yoluna. sokak lambasının tam altındaki kırık dökük banka oturdu. “neden?” diye sordu sessizce ve ağlamaya başladı; nerden baksan aynı sessizlikte.

***
elindeki siyah poşetten çıkan seslere bakılırsa her zamanki gibi içerek unutacaktı yaşadıklarını yaşar. hiç bir yere sapmadan yürümüş ve sahile ulaşmıştı. istanbul’un en güzel yanı da budur zaten, dümdüz yürüdüğün her yol denize çıkıyor. sahil yolunda ön camlara domalmış pazarlık yapan travestilerin arasından yürüdü. “yalnız mısın bebeğim?” diye soran ergen sesli travestiyi ne gördü ne de duydu. belediye tabelasına inat çimenlere hüzünle basa basa yürüyüş yoluna çıktı. karşısına çıkan ilk banka oturdu.

***
“bir işe yarıyor mu?”
“efendim?”
“ağlamak.. bir işe yarıyor mu?”
“bilmem..”
“keşke ben de ağlayabilsem..”
“keşke ben de ağlamasam..”
“keşke olmasaydı keşkeler.”
“keşke.”
“yaşar ben.”
“ben de neşe..”
mir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder