28 Haziran 2012 Perşembe




yalnızlık garsoniyeri
güneşin ortalıkta gözükmemesine rağmen insanı insanlığından usandıracak kadar sıcak bir yaz günü, üzerinde “yalnızlık garsoniyeri” yazan kitapçının kapısı aralandı. içeri uzunca boylu ve yakışıklı, ürkek, elinde bir takım yazılarla dolu kağıtlarla gençten bir çocuk girdi. çekingen bakışlarıyla, duvarları sanki kitaptan yapılmış dükkanı şöyle bir süzdükten sonra, kapıya sırtı dönük bir sandalyede oturmuş kitap okuyan adamı gördü. 
“merhaba devran ağbi..”
devran okuduğu kitaptan olacak, ağır ve mağrur bir şekilde gence doğru döndü. genç, karşısında tam da beklediği gibi bir adam bulduğu için biraz sevindi. uzun ve simsiyah sakalları, yakaları eprimiş gömleği, kadife fitilli pantolonu ve yuvarlak gözlüklerinin üzerinden gence doğru baktı devran:
“merhaba güzel kardeşim, hoşgeldin.”
“hoşbulduk ağbi. sen beni tanımazsın. dergideki öykülerini sürekli okuyorum, büyük bir hayranınım senin, bir arkadaş vasıtasıyla öğrendim burada bir dükkanın olduğunu, tanışmak istedim.”
“mutlu ettin beni çocuk. gel bir çay dökeyim sana. ismin nedir?”
“mehmet.”
“gel mehmet…”
mehmet üzerindeki çekingenliği birazcık atmayı başarabildi, bunun en büyük nedeni, devran’ın ona karşı sıcak davranışlarıydı. üzeri hasırla kaplı, tahta ve küçük iskemleye oturdu. gözleri hala etrafını çepeçevre kaplayan kitaplardaydı, içinde serin bir rüzgar estiğini hissetti bir an, derin bir nefes aldı. o esnada devran çayları çoktan koymuştu, mehmet’e bardağı uzattı. 
“buraya gelmemdeki sebep, hem seninle tanışmak hem de yazdığım şeyleri göstermek devran ağbi..”
“ne güzel bir sebep..”
mehmet artık iyiden iyiye kendini rahat hissediyordu. elindeki kağıt rulosunun lastiğini özenle çıkardı, kağıtları açtıktan sonra terse doğru tekrar yuvarlayarak düzelmelerini sağladı, devran’a doğru uzattı. devran kağıtlara şöyle bir baktıktan sonra arkasındaki dolabın üzerine koydu. bu hareketi mehmet’i biraz bozmuştu. oraya gelirken hayalinde, yazdıklarını verdiği an devran’ın okuyacağını ve yazıları hakkında görüşlerini bildireceğini tasarlamıştı. devran bunu anlamış olacak, mehmet’in kuşkularını gidermek için lafa girişti:
“merak etme, sen gider gitmez okuyacağım. şimdi okursam seninle doğru dürüst sohbet edemeyiz. bir okur, yazarıyla tanıştığı hikayeyi daha içten okur.”
devran’ın daha ilk anda yazar olarak addetmesi, mehmet’i bir hayli heyecanlandırdı, az önce yaşadığı burukluk bir anda kayboldu.
“estağfurullah ağbi, daha yazar olamadım.”
“herkes biraz yazardır mehmet. üzerinde kendi yazdıkları bulunan kağıda saygı duyanlar biraz daha yazardır.”
“sağolasın ağbi..”
“ne üzerine yazıyorsun?”
“ben de biraz o yüzden geldim ağbi. yalnızlık üzerine yazıyorum. açıkçası hayatımda ilk defa kalemi elime alıp bir öykü yazdım. çünkü daha önce hiç tatmadığım bir duyguyu tattım geçenlerde: yalnızlık. ömrüm boyunca sevildim ben. çocukken ailem çok sevdi, büyüyünce de kadınlar… bir defa aşık oldum, gittim, söyledim açık açık. kabul etti, yaşıtlarıma göre uzun sayılabilecek bir ilişki yaşıyorduk, bir gün hiç bir şey demeden terk etti beni. o gece hayatımda ilk defa yalnız olduğumu hissettim. ve işte bu öyküyü yazdım.”
“peki benden ne istiyorsun bu konuda?”
“bugüne kadar okuduğum yazarlar arasında yalnızlığı en iyi bilen sensin çünkü. senden yalnızlığın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorum ağbi. ben yalnızlık konusunda çok acemiyim.”
“yalnızlık deyince senin aklına ne geliyor çocuk?”
“bilmem. on dakikada bir telefona bakmak herhalde. kafam çok karışık benim ağbi..”
devran çayından bir yudum aldı, gözlüklerinin üzerinde mehmet’i izliyordu. mehmet bu kısa sessizliği kafasındaki asıl soruyla bozdu:
“peki sence yalnızlık nedir devran ağbi?”
“bence yalnızlık, yalnızca bir köprüdür mehmet.”
mehmet, devran’ın bu karmaşık cümlesinden bir şey anlamadı. bu anlamayış, bakışlarının tam orta yerine oturuverdi. 
“bir köprü derken?”
“sabah uyandığında herkes saate bakarken, sen sol yanına bakarsın. o boş yastığın suratına fırlattığı sümüklü küfürleri hissedersin, canın yanar. sidik torbandaki baskı yüzünden ereksiyon olmuş sikini gizleyecek kimsen yoktur, tuvaletin kapısını bile kapatmazsın işerken. televizyonda haberleri izlersin, beş yaşında bir çocuğa tecavüz etmişlerdir, gıkın çıkmaz, çünkü seninle birlikte ağız dolusu küfürler yağdıracak kimse yoktur yanında.  insan, sinirini paylaşacak biri olmayınca genelde susar. susarsın. hep susarsın. o kadar susarsın ki evin duvarlarından tek farkın rengin kalır. sabah kahvaltın üç günlük ekmeğin topuğudur ve bazen ekmeğin iki topuğunun da olmadığını görürsün, az önce yastıktan yediğin küfürleri bu sefer ekmek sepetinden yersin, yine canın yanar. evden çıkarsın, bir kahveye oturursun. bütün gazetelerin dört bir yanındaki yazıları okursun. hatta bazen hızını alamayıp reklamların altındaki minik yazılara dahi bakarsın, ‘acaba’ dersin, ‘bugün benim gibi kaç kişi daha bu reklamın altındaki yazıları okudu.’ hiç kimsenin okumadığını düşünürsün sonra. bir küfür de ordan yersin… bir elli iki kağıdı istersin garsondan, fal açarsın. bütün kağıtları açana kadar denersin, hep denersin, yine denersin ama o lanet olasıca maça kızı bir türlü gelmez, canın yanar. adını bile tam olarak bilmediğin birini görürsün, zorla çay ısmarlarsın, adamın verdiği tek kelimelik cevaplara aldırmadan uzun uzun konuşursun, evden çıkarken ‘bir yerde okurum’ diye yanına aldığın kitabı hediye edersin durduk yere, bir çay daha söylersin, bir işi vardır, gitmesi lazımdır, gider, hep gider, yine gider, yanar canın. akşam olur, eve dönersin, her şey yerli yerindedir, bazen sırf bir şeylerin yeri değişsin diye evine hırsız girsin istersin, girmez, hiç girmez. ve birden hiç bir sebep yokken, ne bir resim, ne bir şarkı, ne bir kitap, hiç yok yere sevdiğin aklına düşer, ‘acaba şimdi ne yapıyor?’ diye düşünürsün, içindeki orospu çocuğu ‘sevişiyor’ der, ‘ah’ dersin, sevdiğinin o an bir yerlerde ‘oh’ dediğini geçirirsin aklından.  hiç uykun yoktur, geçersin yatağına, kendi saçını okşarsın, kendi kendine masal anlatmak istersin ama utanırsın kendinden, ‘uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum’ dizesi düşer aklına, kendini bir nehrin kenarında düşlersin, karşıda hayat vardır ve sen, hayatı karşıdan karşıya geçmek için bir köprüye ihtiyaç duyarsın, uzakta bir köprü görürsün, bütün gücünle koşarsın, ciğerlerini kusacak gibi olursun, aldırmadan koşarsın, tam köprüye yaklaşmışken o köprü birden yalnızlık sularına kapılıp, çöker, yıkılır ve gider. senin canın yanar, yine yanar, hep yanar…”
devran’ın böyle derinden konuşması karşısında içinde kopan dalların acısını bütün vücudunda hissetti mehmet. devran buz gibi olmuş çayından bir yudum daha aldı, bir sigara yaktı, mehmet’e baktı tekrardan:
“şu kitaplara bir bak mehmet…”
devran parmağıyla kitaplarla kaplı duvarları gösterdi. mehmet de devran’ın parmaklarına uyarak şöyle bir göz gezdirdi kitaplara.
“şurda toplasan on bin, taş çatlasa onbeş bin kitap var. yarısından fazlasının konusu yalnızlıktır. insanoğlu bu konu hakkında binlerce kitap, milyonlarca cümle, milyarlarca kelime yazmış. her iki kişiden biri yalnızdır şu hayatta.”
“yani ağbi?”
“yani şu ki mehmedim: aslında herkes yalnızdır. ve herkesin yalnızlığı başkadır. zaten herkes aynı yalnızlığı yaşasaydı hiç kimse yalnız olmazdı.”
mehmet bu cevap karşısında devran’ın gözlerinin içine baktı. 
“sana verdiğim kağıtları alabilir miyim ağbi?”
“tabii..”
devran az önce bıraktığı yerden kağıtları alıp uzattı. mehmet ayağa kalktı, başıyla selam vererek kitapçıdan ayrıldı, koşarak evin yolunu tuttu. kapıyı açar açmaz tuvalete koştu ve elindeki kağıtları klozetin içine attı, en son yaprağı yaktı ve ilk öyküsünün yanışını izledi. odasına girdi hemen masasına oturdu, boş bir kağıt çekti önüne ve büyük harflerle “yalnızlık garsoniyeri” yazdı. 
  mir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder