esrar âleminin yüce papazları
“esrar dumanları verem ve frengi mikrobları gibi süratle ne parlak dimağları kemirmiş, ne büyük kafaları yemiştir. çocukların tütün içmeye gösterdikleri inhimak vaktinde tevkif ve men edilmeyecek olursa bu meyl nargileye, bilahare nargileden temas ve görenek ilke kabağa kadar çıkabilecektir. neslimizin ihyasına uğraştığımız demlerde esrar tahribatına bir sedd-i kayi çekmek hidmetin en makbülü ve amelin en mebrurudur fikrindeyim.”
salih baba esrarı çektiği zaman böyle osmanlı paşaları gibi konuşmaya başlar. istanbul’un köklü ailelerinden birine mensup olduğu için eski türkçe’yi billur gibi akıta akıta neşreder dumanlı ve genç bünyelerimize.
murat’la haftada bir gece kayıkhaneye gider, salih baba’nın kaymaklı ekmek muhabbetine nail oluruz. yine o gece adaleti yerinde bir torbacıdan aldığımız ellilik dalga cebimizde, daldık barakaya. salih baba günün nevalesi yarım kilo iri istavrit ve cumartesi şarabını açmış tek başına krallığını yaşıyordu. bizi ne kadar severdi bilmiyorum ama dalgayı çok sevdiği su götürmez gerçekti.
murat balıklardan iki üç tane götürdü ekmeksiz, bana da uzattı ama ben o esnada zıvanayla uğraştığım için pek oralı olmadım. salih baba genelde sarma işini bize bırakmaz. çoğu zaman “eliniz sikinizde iş yapıyorsunuz amına koyayım” deyip çeker alır elimizden bütün güzelliği, sarmaya başlar, “bu boku sararken yeni geline ilişir gibi davranacaksın. öyle yarak kürek saldırırsan bir sikim anlamazsın, yavaş yavaş, sakin sakin.” diye bir güzel nutuk çekerdi. dünyanın en düzgün cigarasını sarardı salih baba. murat bazen ona “cigara mühendisi” derdi.
ortamda ilk nefesi her zaman salih baba çeker, yamuk bir yer var mı diye kontrol eder, sonra sağındakine uzatırdı ve o iki paket samsun kokan sesiyle
“içelim dud-u siyahı,
duyalım acısını,
bizi dahl edenin
sikelim kara bacısını,
nargilemin boynu uzun kaz gibi,
gece ve gündüz yanar
yine dibi buz gibi,
demm olmasın zemm,
ya halil ibrahim-i edhem”
diye aşka gelirdi. halil ibrahim edhem kimdi, ne murat ne de ben bilmiyorduk. ama derin bir saygı duyuyorduk. adından böyle söz edilen birine saygı duymayıp da ne yapacaktık.
o gece murat için ayrı bir geceydi. zira o gün sevdiği kadın teyzesinin oğlu ekrem’le nişanlanmıştı. zaten gecenin organizasyon nedeni de tamamen buydu. salih baba döktürüyor, murat inceden iç çekiyordu. murat’ın iç çekişleri öyle bir hal aldı ki gece bile iç çekmeye başlamıştı sanki. bir duman aldı, içinde bekletti bir müddet, derin bir of çekip özgür bıraktı sarıkızın ruhunu. salih baba anladı murat’ın hal-i ruhiyyesini.
“neyin var senin keyf oldun iki nefeste?”
“aşığım be baba!”
“âlem-i eşbâh aşkı mı, âlem-i beşer aşkı mı?”
“vallahi ne aşkı bilmiyorum, aşığım köpek gibi.”
“karşısına çıkıp iki kelâm ettin mi bari?”
“yok be baba, çekiniyorum tersler diye. böyleyken en azından yolda gördüğünde selam veriyor.”
“olmaz öyle bre izansız deyyus!”
“ne yapayım, sen söyle ne yapayım?”
“çık karşısına, yapış önce billur-û leb’ine ve başla meşk’itmeye.”
salih baba ayağa fırladı, elimdeki cigarayı bir hışımla çekip aldı, öyle bir nefes çekti ki bir an ciğerlerini duman niyetine havaya püskürtecek sandım. ağzından kocaman bir yağmur bulutu çıkardı. murat’ın gözlerinin içine derin derin baktı.
“hüsnün senin ey dilber-i nâdide kamer mi?
hûri misin ey afet-i can, yoksa beşer mi?
gördükçe seni tazelenir sanki hayatım
sensiz bana bu can-ı cihan zerre değer mi?
nergiz mi acep didelerin, gül mü yanağın
peymane-i kudret mi lebin, şir û şeker mi?”
aslına bakılırsa ne murat ne de ben eski türkçe’ye pek hakim değildik ama bu şiir ikimizi de derinden etkilemişti. belki salih baba’nın insanın göz bebeklerini titreten bu ses tonundan kaynaklı bir şeydi ama yine de beğenmiştik. en çok da murat beğenmişti. salih baba’ya, kendi babasından daha büyük bir saygıyla baktı.
o gece murat salih baba’dan aldığı karşı konulmaz gazla sevdiği kadının evine gitti.
ve bir daha dönmedi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder