gidememek
o gün, yaşadığı hayatta en nefret ettiği adamı öldüresiye dövmüştü sokak ortasında. yani oldukça öfkeliydi eren. kavganın -daha doğrusu dayağın- tam ortasında olay yerine gelen polisleri atlattıktan hemen sonra, her zaman alışveriş ettiği tekelden yedi şişe bomonti alıp evinin yolunu tuttu. eve geldiğinde kurbanının dişleri yüzünden paramparça olmuş elini suya tuttu önce. sonra, yine kurbanının can havliyle asılıp boydan boya yırttığı gömleğini “orospu çocuğu!” diye homurdanarak çıkardı. hem film izlemek için, hem senaryo yazmak için, hem yemek yemek için hem de yatıp uyumak için kullandığı çekyata fırlattı serseri mayın bedenini. bir müddet tavanı seyretti. sık sık “orospu çocuğu!” homurtularını tekrarladı. bir an bira içmek aklına geldi, doğruldu, yerde duran şişkin siyah poşetin içinden bir bira açtı kendine. kanepenin yanında duran sehpanın üzerinden bir film seçti, çok seri bir şekilde oynatıcıya takıp seyretmeye başladı.
“bir fahişe için değer mi?”
“ölmeye değer… öldürmeye değer… uğruna cehenneme gitmeye değer! amin..”
saat neredeyse sabah olmuştu. filmde duyduğu bu cümlenin her dönemecinde duyduğu silah sesi eren’in suratındaki öfkeyi daha da arttırıyordu. sinirlendiği zaman, üzüldüğü zaman, sevindiği zaman kısacası her zaman film izleyen; özel okulda okuyan zengin sinema tv öğrencilerine kendi yazdığı kısa film senaryolarını satan bir çocuktu eren.
filmin son sahnesi geldiğinde, eren henüz dördüncü birasını bitirmişti. tam eğilip bir tane daha açacaktı ki kapı çaldı. önce saate baktı eren, üç buçuğu gösteriyordu, oldukça şaşırdı. içtiği dört bira, eren’in yalpalayarak yürümesine neden oluyordu. hafifçe kapıyı açtı ve gözleri yerinden fırlayacakmış gibi oldu. o kadar şaşırdı ki bir an biranın çarptığını ve hayal gördüğünü sandı. karşısındakinin, içinden alev topu fışkıran gözleri karşısında öylece kalakaldı. bu sessizliği kapıdaki esrarengiz kadın bozdu.
“senin derdin ne lan orospu çocuğu?”
“bağırma. gel içerde konuşalım.”
“ne içerisi ya? eren senin derdin ne derdin? manyak mısın, psikopat mısın nesin sen ya? ne suçu vardı o çocuğun? ne yaptı sana? ya anla artık, bitti! bizim ilişkimiz iki sene önce bitti! bırak artık peşimi ya! bırak bırak!”
eren bu mayın gibi sorular karşısında, önce biraz panikledi. sonra iki yıldır sadece gizlice okul çıkışlarında gördüğü ama bir kelime dahi edemediği bu kadının, öfkeden deliye dönmüş gözlerinin içine bakmaya başladı. tek kelime bile etmeden öylece bakıyordu kainatın en öfkeli kadınına.
“serkan yarın dava açacak sana. içeri gir de aklın başına gelsin.”
“çok delikanlı adammış serkan.”
“sen misin delikanlı? delikanlılık savunmasız birini öldüresiye dövmek mi?”
“geç içeri hava buz gibi, üşeyeceksin.”
“ya bırak!”
“sevda…”
“bana sevda deme! bana hiç bir şey deme eren. peşimi bırak!”
“tamam bırakacağım. ama geç içeri içeride konuşalım bari. millet uyanacak, zaten ev sahibi beni kovmak için yer arıyor.”
göz bebekleri bir kaplanınki kadar ürkütücü hale gelmişti sevda’nın. eren’i itti ve içeri girdi. yıllar önce çekip gittiği evin salonunu bıraktığı gibi görünce, acı bir tebessüm belirdi yüzünde.
“çay mı içersin, bira mı?”
“hiç bir şey içmem!”
“sevda sakin ol artık. tamam özür dilerim senden.”
“benden özür dileme, git serkan’dan özür dile.”
“yok ya? hak etti o ibne.”
“ibne sensin! ne yaptı da hak etti ulan?”
“dün akşam, sizi sahilde gördüm. ağlattı o piç seni.”
“sana ne ya! sana ne?”
sevda’nın bu son cümlesi eren’i oldukça yaraladı. kendini koltuğa bıraktı, ayakta bekleyen sevda’yı süzdü kaşlarını kaldırarak.
“o adam seni sevmiyor sevda, anla bunu. üzecek o adam seni.”
“seni ilgilendirmez.”
“köpek gibi aşığım sana ulan! bir sabah hiç bir şey demeden çektin gittin. bir sebep söylemedin bile, bileklerimi kestim senin için, akıl hastanelerinde yattım. ulan anam öldü cenazesine gidemedim sırf seni göreceğim diye!”
sevda, eren’in dolu gözlerle söylediği bu sözler karşısında hiç bir şey diyemedi. köşeye sıkışmış gibi hissetti kendini.
“ben gideyim artık.”
“gitme, saat çok geç oldu. sabah gidersin.”
“daha neler!”
“tamam bari bir bira iç.”
sevda eren’in poşetten çıkardığı biraya uzun uzun baktı, yüzüne neredeyse fark edilmeyecek incelikte bir tebessüm belirdi.
“bomonti…”
“her zaman ki gibi, bıraktığın gibi işte…”
“zaten bir şeyini de değiştirsen şaşardım, şu sehpa ben burdayken de ordaydı, şimdi de orda.”
“bir sen eksiksin bu evde.”
“başlama yine ne olur?”
“tamam tamam.”
bir müddet ikisi de sustu. eren sürekli göz ucuyla sevda’yı izliyordu. sevda da eren’i. bu sessizliği sevda’nın telefonu bozdu. eren telefonun ekranını görmeye çalışarak arayanın kim olduğunu öğrenmek istedi ama sevda buna izin vermeyerek bir çırpıda telefonu kulağına götürdü. arayanın serkan olma ihtimali, eren’i yine bir hayli öfkelendirmişti. bir sigara yaktı, sevda’nın “tamam dedim ya anne!” demesi üzerine üzerindeki tonlarca ağırlık bir anda güvercine dönüşmüşçesine uçtu gitti.
içtiği biraların böbreklerinde yaptığı etki eren’i kıvrandıracak seviyeye ulaşmıştı, “ben geliyorum şimdi” diyerek tuvalete gitti.
eren’in yokluğunda evi gözleriyle boydan boya süzen sevda, kitaplığın alt rafında duran ufak kaset çaları fark etti. o kaset çaları sevda hediye etmişti eren’e. yüzüne az önce eren’den gizlemeye çalıştığı tebessüm çöktü yine. ayağa kalktı, önce eliyle inceledi, sonra tuşuna bastı ve evi terk ettiği gün, kanepede uyuyan eren’i izlerken çaldığı şarkı, kapattığı yerden çalmaya devam etti. “kalksam duraktan dolmuş gibi / arka koltukta unutulmuş gibi / terliklerimle gelsem sana / sonunda aşkı bulmuş gibi” sözlerine titreyen dudaklarıyla eşlik etti. gözleri dumanlandı bir anda, ağlamamak için dudaklarını ısırmaya başladı. içerden gelen kapı sesiyle panikledi ve kaset çaları kapattı. az önce sinirden yere fırlattığı çantayı eline aldı. salon kapısında duran eren’i gördü, gözlerine bakmadan hareketlendi.
“benim gitmem lazım.”
“gitmesen?”
“olmaz.”
“çok mu seviyorsun onu?”
cevap vermedi sevda. sadece sustu ve çıktı evden. eren donmuş kalmıştı. her gün, gözünü her kapattığında gördüğü kadın, iki yıl sonra onu terkettiği eve gelmiş, eren’e göre köpek boku kadar değersiz adam için hesap sormuş, ona bağırmış ve gitmişti. ne yapacağını bilemiyordu, tekrardan bileklerini kesmeyi bile düşündü. pencereye doğru yürüdü, hava gece karanlığından gündüz aydınlığına doğru yöneliyordu artık. perdenin arkasından sokağa baktı, sevda’yı göremedi. “yine gitti..” dedi sessizce. bir an gözü çekyatın üzerinde duran tokaya ilişti. sevda az önce unutmuştu bunu. kalbi yerinden çıkacakmış gibi oldu, nefes alışları sıklaşmıştı. gözleri doldu, ağlamamak için ışığa doğru baktı ama olacak gibi değildi. bir anda kapıya doğru yöneldi. karşısında sevda’yı görünce kalbinin durduğu sandı. sevda ağlıyordu. yaşlı gözleriyle eren’in elindeki tokayı gördü. ve o an ilahi bir şey gerçekleşti. az önce panikle tuşuna bastığı kaset çalar kapanmamıştı ve birden çalmaya başladı. aynı şarkı ve aynı sözler. nedense ikisi de şaşırmamıştı bu duruma ve ikisi de ağlıyordu. sevda az önce nefretle baktığı adama çaresiz, aç susuz ve üşümüş bir kedi yavrusu gibi baktı.
“gidemedim…”
içeri girdi sevda ve bir daha hiç gitmedi.
mir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder