carlos’un hüsranı
“çek bi’ fırt..”
1998 yazıydı sanırım. sapanbağları mahallesi yani nam-ı diğer boşnak mahallesindeki evimizin upuzun balkonunda, teyzemin büyük oğlu ve tanıdığım en azılı gangster olan yusuf abim annesinin paketten çaldığı kısa maltepe’den bir fırt vermişti. o yaşa kadar kahramanım olan babamın tahtını yusuf abim eline almıştı artık. babamın sekiz yıllık iktidarını bir fırtla yerle bir eden adam yani nam-ı diğer carlos…
“kaçıcam lan burdan?”
“nereye?”
“japonya’ya.”
“aa neden?”
“futbolcu olcam.”
“tsubasa gibi mi?”
“evet, ama önce biraz alıştırma yapmam lazım.”
“nasıl?”
“tarlanın orda sürekli şut çalışması yapmam gerek ama top yok.”
“sendeki top patladı mı?”
“nabim lan o siktirboktan topu, bana mikasa lazım.”
“mikasa mı?”
“mikasa…”
carlos benden dört yaş büyüktü ve mahallenin korkulu rüyası olan çetenin lideriydi. o yüzden çocukluğumda yan bakılmayan biriydim. bütün çete beni kollardı. bu çetenin üyeleri carlos, büyük ali, küçük ali, taner ve dızo kardeşlerden oluşuyordu.
suça meyili 6-7 yaşlarında bakkaldan dönen çocuklardan ekmek topuğu gasp etmekle başladı. ne açtı ne de açıkta. teyzem dünyanın en güzel yemek yapan kadınıydı ama nerden bulaşmışsa bulaşmıştı işte suç işleme virüsü. benim hep doğuştan var sandığım siperli bir beyzbol şapkası vardı carlos’un. kenarlarından bastırıp siperini köşeli yapmıştı, yatarken bile çıkarmazdı kafasından. teyzem çok kez attı ama o ne yaptı etti tekrar taktı kafasına o şapkayı. o, bir nevi taçtı onun için.
ilk evden kaçtığında 10 yaşındaydı, mahalleden büyük ali, küçük ali, carlos ve taner akvaryum halı saha tesisleri’nin tellerinin yanında sabaha kadar sahadaki mikasa marka topu çalma planı yapmışlardı. o gece teyzem annemi aramış ve durumu bildirmişti. maaile toplandık, büyükler durum değerlendirmesi yaparken carlos’un kardeşi bilal bana kendi icadı olan el langırtını öğretiyordu. tam o esnada ailenin başbuğu yani dedem kadem yamaç belirdi, ana tarafım has trabzonludur, o yüzden dedemin ilk cümlesi “nerde o kitabini siktimun uşaaa?” oldu. ve derhal bir arama kurtarma ekibi oluşturulmasını emretti. ekipte, dayım, eniştem, öbür kuzenim kara murat ve babam vardı. tedirgin bekleyiş sürerken felaket tellalı yengem senaryoyu çoktan kurmuştu bile: “allah muhafaza biri miri öldürüp sokağa atmasın?”
o gece hiç bir arama faaliyetleri sonuç vermedi. kimsenin aklına halı sahaya bakmak gelmemişti çünkü. ertesi sabah carlos elinde mikasa’yla eve geldiğinde onu elinde beşe on kalasla bekleyen başbuğ ve ekibi karşıladı. beline beline inen yumruk ve sopaya aldırış etmiyordu carlos, hatta bir ara topa tekme atan enişteme “babağğ topa vurma babağğ” diye haykırmıştı. çünkü o top, sadece bir top değildi, hepimizin aşık olduğu tsubasa’nın topuydu ayrıca. tsubasa bir tanrıysa mikasa tek peygamberdi. ve hepimiz o dine inanıyorduk.
carlos dayak yediği gün ve ertesi gün evden dışarı çıkmadı. daha sonra evde sürekli top oynadığı için teyzem tarafından doğal yaşamına geri gönderildi. bütün gün tarlanın ordaki duvarda şut çalışması yapmaya başladı. önceleri gelişigüzel şutlar çekiyordu, daha sonra duvarda yazan “incirli stadı, tilki spor” yazısına isabet ettirmeye çalıştı. başarılı oldu da… artık her gün bilal ve bana japonya’da neler yapacağını anlatıyordu. meiva’nın kaptanı ve tsubasa’nın en büyük düşmanı hyuga’dan alacağı intikamı, genzo wakabayashi’ye bile gol atacağını, kazuo ve masao kardeşlerin dişlerini nasıl ellerine vereceğini vesaire.
bir gün evdeyken telefon geldi. arayan teyzemdi, annemin “ah yine mi ya?” serzenişinden durumun carlos’la ilgili olduğunu kavramıştım. aile meclisi olağanüstü toplantı kararı almıştı yine. arama kurtarma ekibi yine hazırlığını yaptı ve çalışmalarına başladı. ve yine başaramadı. ilk gün “sabaha döner.” öngörüleriyle geçildi ama dönmedi. iki, üç, beş, yedi… carlos hala ortalıkta yoktu. polislere haber verildi, neredeyse bütün pendik seferber oldu carlos için ve tabii beraberindeki küçük ali ve büyük ali için. artık durum bir hayli ciddiydi. aradan tam dokuz gün geçmişti ve carlos ve saz arkdaşları hala ortalıkta yoktu. yaygın kanı kaçırıldıkları yönündeydi. hatta bazı kapçık ağızlılar ölüm ihtimali üzerinde duruyordu. onuncu günün sabahı carlos elinde mikasa’yla eve döndü. bu sefer dayak yemedi. bayram yerine dönmüştü ev. carlos elden ele dolaşıyor öpücüklere boğuluyordu.
ertesi gün kapı çaldı, gelen carlos ve mikasa’ydı. balkona çıktık, beni erketeye yatırdı ve bir sigara yaktı. uzun ve dertli bir nefes çekti.
“olmadı.”
“ne olmadı?”
“bizim japonya işi.”
“neden?”
“küçük ali yalan söylemiş.”
“ne demiş?”
“japonya onların köyüne çok yakın demişti, yalanmış.”
“küçük ali’nin köyü nerde ki?”
“erzurum’da”
gözleri dolar gibi oldu, çok büyük bir hüsran yaşadığı her halinden belliydi. sigarayı elime tutuşturup mutfağa gitti, bir bıçak alıp peygamberimizi ortadan ikiye böldü. bir yarısını kafasına taktı, diğer yarısını da benim kafama geçirdi. sigarasından bir fırt daha çekti:
“siboplu yerini sana verdim, değerini bil.”
1998 yazıydı sanırım. sapanbağları mahallesi yani nam-ı diğer boşnak mahallesindeki evimizin upuzun balkonunda, teyzemin büyük oğlu ve tanıdığım en azılı gangster olan yusuf abim annesinin paketten çaldığı kısa maltepe’den bir fırt vermişti. o yaşa kadar kahramanım olan babamın tahtını yusuf abim eline almıştı artık. babamın sekiz yıllık iktidarını bir fırtla yerle bir eden adam yani nam-ı diğer carlos…
“kaçıcam lan burdan?”
“nereye?”
“japonya’ya.”
“aa neden?”
“futbolcu olcam.”
“tsubasa gibi mi?”
“evet, ama önce biraz alıştırma yapmam lazım.”
“nasıl?”
“tarlanın orda sürekli şut çalışması yapmam gerek ama top yok.”
“sendeki top patladı mı?”
“nabim lan o siktirboktan topu, bana mikasa lazım.”
“mikasa mı?”
“mikasa…”
carlos benden dört yaş büyüktü ve mahallenin korkulu rüyası olan çetenin lideriydi. o yüzden çocukluğumda yan bakılmayan biriydim. bütün çete beni kollardı. bu çetenin üyeleri carlos, büyük ali, küçük ali, taner ve dızo kardeşlerden oluşuyordu.
suça meyili 6-7 yaşlarında bakkaldan dönen çocuklardan ekmek topuğu gasp etmekle başladı. ne açtı ne de açıkta. teyzem dünyanın en güzel yemek yapan kadınıydı ama nerden bulaşmışsa bulaşmıştı işte suç işleme virüsü. benim hep doğuştan var sandığım siperli bir beyzbol şapkası vardı carlos’un. kenarlarından bastırıp siperini köşeli yapmıştı, yatarken bile çıkarmazdı kafasından. teyzem çok kez attı ama o ne yaptı etti tekrar taktı kafasına o şapkayı. o, bir nevi taçtı onun için.
ilk evden kaçtığında 10 yaşındaydı, mahalleden büyük ali, küçük ali, carlos ve taner akvaryum halı saha tesisleri’nin tellerinin yanında sabaha kadar sahadaki mikasa marka topu çalma planı yapmışlardı. o gece teyzem annemi aramış ve durumu bildirmişti. maaile toplandık, büyükler durum değerlendirmesi yaparken carlos’un kardeşi bilal bana kendi icadı olan el langırtını öğretiyordu. tam o esnada ailenin başbuğu yani dedem kadem yamaç belirdi, ana tarafım has trabzonludur, o yüzden dedemin ilk cümlesi “nerde o kitabini siktimun uşaaa?” oldu. ve derhal bir arama kurtarma ekibi oluşturulmasını emretti. ekipte, dayım, eniştem, öbür kuzenim kara murat ve babam vardı. tedirgin bekleyiş sürerken felaket tellalı yengem senaryoyu çoktan kurmuştu bile: “allah muhafaza biri miri öldürüp sokağa atmasın?”
o gece hiç bir arama faaliyetleri sonuç vermedi. kimsenin aklına halı sahaya bakmak gelmemişti çünkü. ertesi sabah carlos elinde mikasa’yla eve geldiğinde onu elinde beşe on kalasla bekleyen başbuğ ve ekibi karşıladı. beline beline inen yumruk ve sopaya aldırış etmiyordu carlos, hatta bir ara topa tekme atan enişteme “babağğ topa vurma babağğ” diye haykırmıştı. çünkü o top, sadece bir top değildi, hepimizin aşık olduğu tsubasa’nın topuydu ayrıca. tsubasa bir tanrıysa mikasa tek peygamberdi. ve hepimiz o dine inanıyorduk.
carlos dayak yediği gün ve ertesi gün evden dışarı çıkmadı. daha sonra evde sürekli top oynadığı için teyzem tarafından doğal yaşamına geri gönderildi. bütün gün tarlanın ordaki duvarda şut çalışması yapmaya başladı. önceleri gelişigüzel şutlar çekiyordu, daha sonra duvarda yazan “incirli stadı, tilki spor” yazısına isabet ettirmeye çalıştı. başarılı oldu da… artık her gün bilal ve bana japonya’da neler yapacağını anlatıyordu. meiva’nın kaptanı ve tsubasa’nın en büyük düşmanı hyuga’dan alacağı intikamı, genzo wakabayashi’ye bile gol atacağını, kazuo ve masao kardeşlerin dişlerini nasıl ellerine vereceğini vesaire.
bir gün evdeyken telefon geldi. arayan teyzemdi, annemin “ah yine mi ya?” serzenişinden durumun carlos’la ilgili olduğunu kavramıştım. aile meclisi olağanüstü toplantı kararı almıştı yine. arama kurtarma ekibi yine hazırlığını yaptı ve çalışmalarına başladı. ve yine başaramadı. ilk gün “sabaha döner.” öngörüleriyle geçildi ama dönmedi. iki, üç, beş, yedi… carlos hala ortalıkta yoktu. polislere haber verildi, neredeyse bütün pendik seferber oldu carlos için ve tabii beraberindeki küçük ali ve büyük ali için. artık durum bir hayli ciddiydi. aradan tam dokuz gün geçmişti ve carlos ve saz arkdaşları hala ortalıkta yoktu. yaygın kanı kaçırıldıkları yönündeydi. hatta bazı kapçık ağızlılar ölüm ihtimali üzerinde duruyordu. onuncu günün sabahı carlos elinde mikasa’yla eve döndü. bu sefer dayak yemedi. bayram yerine dönmüştü ev. carlos elden ele dolaşıyor öpücüklere boğuluyordu.
ertesi gün kapı çaldı, gelen carlos ve mikasa’ydı. balkona çıktık, beni erketeye yatırdı ve bir sigara yaktı. uzun ve dertli bir nefes çekti.
“olmadı.”
“ne olmadı?”
“bizim japonya işi.”
“neden?”
“küçük ali yalan söylemiş.”
“ne demiş?”
“japonya onların köyüne çok yakın demişti, yalanmış.”
“küçük ali’nin köyü nerde ki?”
“erzurum’da”
gözleri dolar gibi oldu, çok büyük bir hüsran yaşadığı her halinden belliydi. sigarayı elime tutuşturup mutfağa gitti, bir bıçak alıp peygamberimizi ortadan ikiye böldü. bir yarısını kafasına taktı, diğer yarısını da benim kafama geçirdi. sigarasından bir fırt daha çekti:
“siboplu yerini sana verdim, değerini bil.”
mir
Büyüdükçe kurduğun hayallerde bitiyor bazen...Çok güzel bir blogun var.çok begendim valla..söyleyecek kelime bulamıyorum..
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil